Latif Bozdoğan

Latif Bozdoğan

Milat
Yaşam 383 yazı 1 takipçi

Holistik şuur frekansı

Gaziantepli bir kadayıf ustasının bakır tepsisinin başında durduğunu hayal edin. O an, ustanın elleri yalnızca birer uzuv değil, nesillerdir biriken sükûnetin, sabrın ve malzemenin sırrına ermiş bir irfanın tecessüm etmiş halidir. Tel tel dökülen hamurun cızırtısı, sadeyağın odayı dolduran rayihası ve fıstığın yeşilinin vaat ettiği lezzet arasında

Kod Adı: Milletin Huzuru

Ekim ayının ortasında haber akışına düşen başlıklar, bir milletin bünyesini saran derin bir rahatsızlığa karşı başlatılan kararlı bir müdahaleyi gözler önüne seriyor. Bir yanda hayali işlemlerle milyarlarca liralık kamu kaynağını emen finans şebekeleri, diğer yanda şehirlerin güvenliğini bozan organize suç örgütleri. Farklı görünen bu olayların hep

Kırık yerden kaynayan hayat

Güneşin henüz mahcup olduğu bir alacakaranlıkta, şehrin uykusunu bölen ilk ses, paslı bir kepengin o iç gıcıklatan gıcırtısıdır. Bir kaynak ustası, dükkânının kepengini omuz gücüyle kaldırır. Bu, sadece bir iş gününü başlatan alışılmış bir hareket değil, gecenin sırrını gündüzün telaşına devreden kadim bir ritüeldir. İçerisi loş, serin ve genzi yak

O zaman susam kokusunu da kodlayalım

Silikon Vadisi'nin 'kusursuz düzen' vaadi, sokağın 'yazılmamış anayasası' ile karşı karşıya. Bu, verimlilik ile merhamet, kod ile vicdan arasındaki bir savaşın hikayesidir. Sabahın erken saatlerinde, köşe başındaki tezgâhtan yayılan taze hamur kokusu insanın içini ısıtır. Hava serindir, şehrin betonu henüz ısınmamıştır ve kaldırıma vuran buhar, gün

Dikkatimizin satıldığı cepheler

Dikkatiniz şu anda satılıyor. Evet, tam şu anda. Bu satırları okurken bile beyninizin bir köşesi, cebinizdeki o titreşimi bekliyor. Bu bir irade sorunu değil, Silikon Vadisi'nin en parlak mühendislerinin tasarladığı bir tuzak. Ve siz, tuzağın farkında olan ama yine de içinde yürüyen ilk nesil olmanın şizofrenisini yaşıyorsunuz. Hafızanızı yoklayın:

Henüz kombileri açmadan

Biz bu kışları çok gördük; bazı soğuklar, birinin sesiyle ısınırdı. Coğrafyanın değil, ruhun aidiyet aradığı bir çağdayız. Havaların serinlemeye yüz tuttuğu, henüz kombileri açmaya kıyamadığımız ama bir hırkaya, bir fincan sıcaklığa muhtaç olduğumuz o ara mevsimdeyiz. İşte tam da böyle zamanlarda, bize vatanın ne olduğunu yeniden düşündüren isimsiz

Atlar koşar kuşlar görür Köroğlu

Yüzeydeki pürüzün bir hata mı yoksa bir davet mi olduğuna karar verenlerin hikâyeleriyle büyüdük. Şimdi tuhaflığı sorgula, körün oğlu. Mantığa uymayan o garip detayın üzerine yürü. Çünkü o pürüz, yüzeyin altındaki hakikatin ilk darbesidir. Destanın kalbindeki o ana git: Bolu Beyi, seyisi Yusuf'tan soylu atlar ister. Yusuf ona iki çelimsiz, uyuz at

Bir yol ayrımındasın

Geceden beri onu besliyordun. Önce prizde elektrikle, sonra parmaklarının ucundaki kelimelerle, en sonunda da sana dair ne varsa, en mahrem anılarınla. Ve o an fark ettin: Asıl şarj olan sen değildin. Sen, o makinenin bitmeyen piline dönüşmüştün. En tehlikeli uykudaydın; gözlerin fal taşı gibi açıkken daldığın o uykuda. Bedenin ayaktaydı; dakik, it

Silinen ahitname

İçinde yaşadığımız günlere dair, tarifi zor lakin herkesin iliklerinde hissettiği ortak bir tecrübe var: zeminin ayaklarımızın altından usulca çekildiği tuhaf bir baş dönmesi. Bu, dünyanın herhangi bir metropolünde hissedilen küresel bir ateşin bizim topraklarımızdaki çok somut bir tezahürü. Büyük bir krizin, her birimizin hayatına sızan ince sızın

İmkânsızlığın tohum ekicileri

Bazen evrenin sessiz toprağına, mukadderatı bilinmeyen tohumlar ekilir. O tohumların içinde saklı potansiyel bir muammadır; kiminden asırlık bir çınar, kiminden bir anlık ateş böceği çiçeği, kiminden ise yeryüzünün henüz tatmadığı bir meyve filizlenir. Bizler, gündelik hayatın gailesi içinde, genellikle toprağa ne ekersek onu biçeceğimize inanırız.

Bilgeliğin sessiz çırakları

Duvarınızda asılı duran o diplomanın, pek yakında bir Betamax kaseti kadar antika bir değere sahip olacağını söylesem, bu bir kehanet olmaz, sadece gecikmiş bir tespittir. Bir zamanlar hayatın fırtınalarına karşı demirden bir zırh olduğuna inandığımız o kâğıt parçası, bugünün savaşlarında paslanmış bir kalkandan farksız. Zira eski haritalarla yeni

Odanın kemikleri

Bu odanın bir kokusu yok; bu oda, kokunun bizzat bedeni. Aldığım her nefes, ciğerlerime dolan kuru bir hava değil, ruhuma yapışan ıslak mezar toprağı gibi kekremsi bir tortu; çürüyen ahşabın, zamanla gevrekleşmiş kâğıdın ve hiç havalandırılmamış bir anının genzi yakan, fiziksel ağırlığı. Karşı duvardaki saatin sarkacı, paslı bir bıçak gibi saplanıy