Bir yanda, kâinatın en basit "varsayımı" sanılan, oysa felsefenin dehlizlerinde o meşhur 'bir artı birin iki ettiği' muammasını ispatlayabilmek için tam üç yüz altmış iki sayfa akıl teri döken Bertrand Russell'ın o muazzam inadı... Diğer yanda, Bağdat çöllerinde "Sadık aşık benim, Mecnun'un ancak adı var" diye haykıran Fuzuli'nin irfanı.
Biri Batı'nın "aklı", diğeri Doğu'nun "kalbi". Ama ikisinin buluştuğu tek kavşak: Çile.
Bugünlerde gözümüz kulağımız, İznik Konsili'nin 1700. yılı vesilesiyle Türkiye'ye çevrilen Papa XIV. Leo'nun o tarihi ziyaretinde. Herkes fısıltı gazetelerinde "Papa'nın getirdiği sır sandığı" konuşuyor. Roma'daki Kutsal Kapı'dan çıkarılan zaman kapsülleri ile İznik Gölü'nün derinlikleri arasında "gizemli" bir bağ kuruluyor.
Oysa hakikat, o metal sandıkların ışıltısında değil, içindeki "niyette" gizli.
Vatikan'ın 2019'da başlattığı o sessiz diplomasiyi hatırlayalım. Papa'nın Patrik Bartholomeos'a sunduğu o süslü kutu (röliker), sadece antika bir obje değil; Aziz Petrus ve Aziz Andreas'ın manevi mirası üzerinden mühürlenen bir ittifak senedidir. Bu, sıradan bir hediyeleşme değil; Roma ve İstanbul kiliselerinin, Petrus ve Andreas kardeşliği üzerinden "biz artık biriz" deme şeklidir. Vatikan, yüzyıllardır üzerinde oturduğu "cennetin anahtarını" artık İstanbul ile paylaşıyor.
İşte Russell'ın inadı budur. Roma aklı, 1054'te kopan bir bağı onarmak için 1700 yıllık bir sabırla, ilmik ilmik bir "birlik" stratejisi örüyor. Bu "kutsal emanet" üzerinden, küresel bir teopolitik inşa ediyor.
Peki, bu devasa satranç tahtasında, bizim "aydın" dediğimiz zümre nerede duruyor
Ne yazık ki onlar, meselenin ne teopolitik derinliğini ne de tarihsel ağırlığını görebiliyor. Fuzuli'nin "Mecnun'un ancak adı var" dediği o suretperestlik hastalığıyla, olayın sadece magaziniyle, vitriniyle ilgileniyorlar. Onlar için bu ziyaret, sadece turistik bir "PR" çalışması. Batı, 1700 yıllık bir "akıl çilesi" çekerken; bizimkiler "gardırop modernleşmesi"dediğimiz o sığ sularda, şekilcilikle oyalanıyor.
Dışarıda "birlik" senaryoları yazılırken; içeride yürüyen merdivenlerde birbirine yol vermekten aciz, haya perdesinin yırtıldığı, teşhirciliğin "özgürlük" sanıldığı bir yozlaşma içinde debelenebiliyoruz. Markete bile arabayla giden, sokağın manevi erozyonunu görmeyen, başına geçirdiği şapkayı bir "siper" gibi kullanan o hassas ruhları "marjinal" diye yaftalayan bir körlükle malulüz.
Oysa görmüyorlar: Roma aklı, bir "emanet" üzerinden medeniyet ittifakı kuruyor. Biz ise kendi "can"larımızdan, kendi irfanımızdan, kendi sandığımızdan bihaberiz.
Papa'nın getirdiği sandığın içinde ne olduğu, Vatikan için önemli olabilir. Ama bizim için asıl mesele, kendi göğsümüzde taşıdığımız sandığın, yani iman ve irfan sandığının kapağını ne zaman sonuna kadar açacağımızdır. İznik'te açılan sandık boştu efendiler; çünkü içi, bizim unuttuğumuz, Fuzuli'nin "Ya Habiballah" diyerek yandığı o "kardeşlik ve merhamet" ile dolmayı bekliyor.

21