Latif Bozdoğan

Latif Bozdoğan

Milat
Yaşam 338 yazı 1 takipçi

Yutkunamayan kibrin iki ekmeği

Geniş, loş bir salon. Ortada meşeden oyulmuş devasa bir masa ve masanın üzerine serilmiş, sınırları cetvellerle çizilmiş kıtalar. Karartılmış odanın tek ışığı, haritanın tam ortasına, ele geçirilmek istenen o bereketli topraklara vuruyor. Haritanın etrafında gezinen parmaklar şehirleri yutuyor, nehirleri kurutuyor. Büyük kararlar alınıyor, ağır bed

Üç yüz nüshalık sükût

Sert, tavizsiz bir çizginin taşa veya ahşaba kazındığı o ilk anı düşünün. Yuvarlak hatların o uysal rehavetini kökten reddeden, dik açıların o keskin kokusunu odaya yayan bir nizam. Kûfî, kâğıt üzerinde uslu duran, salt estetik bir leke değildir; aksine, tavanı omuzlayan bir sütun, odanın köşesine sinmiş koyu bir gölgedir. Siz sadece bir metin okud

Yüzde birin ağırlığı doksan dokuzun ayazı

Sabahın kör ayazında, kalorifer peteği nefesini tutar. Binlerce kilometre ötede atılmış bir imzanın isli kokusu odaya dolmaya o an başlar. Soğuyan sadece demir değildir; bir coğrafyanın damarlarında dolaşan enerjinin nabzı usulca yavaşlar. Tahran'dan kesilen gazın faturası, İstanbul'daki bir sabah çayının buğusunu dondurmaya yetecek kadar ağırdır.

Merakın cüretkar çatlağı

Yirmi ikinci günün gecesi. Kadim Ortadoğu göklerinde ağır mühimmatlar kara bulutları yararak süzülüyor. Bir yanda Natanz'ın derinliklerine inen sığınak delici bombaların sardığı o ağır gümbürtü, diğer yanda Hint Okyanusu'nun ortasındaki Diego Garcia üssünün kıyılarına vuran tuzlu suyun geniz yakan kekremsi kokusu. Barut ve kanın o boğucu ağırlığı,

Strateji Olimpiyatları

Menengiç kahvesinin o ağır, topraksı kokusu genzimi yakarken, İstanbul'un henüz ağarmamış göğünde yankılanan sabah ezanlarının tınısı adeta dilimde çözülüyor. Işık yeryüzüne inmeden, odanın bir köşesinde büyüyen gölgeler, asırların yorgunluğunu taşıyor. Uyku, en masum sığınaktır. Biz burada, güvende ve sükûnet içinde bir bayram sabahını karşılarken

İnsan insanın kitabıdır

Bu sabah, bayram ziyaretlerinde gözlerimizin daldığı o yorgun ahşap kitaplıkların ve porselen kâselerdeki badem şekerlerinin genze dokunan tanıdık kokusuna, binlerce kilometre öteden havalanan füzelerin kesif barut tadı sızıyor. Ufukta usulca beliren kızıllık sadece güneşin haberi değil; Basra'nın kaynayan sularından göğe tırmanan devasa alevler, y

Yeraltında bekleyen ağırbaşlı divan

Okyanusun en derin noktasındaki bir kırılma, yüzeye çıkana dek fırtına koptuğunu hissettirmez. Ancak o devasa kütle karaya vurduğunda, dünyanın en sağlam zannedilen limanları bile aynı acı frekansta titrer; ve o titreşim, kulağa çarpmadan önce kemiklerin içinden geçen kurşuni bir sızı gibi hissedilir. Bugün, küresel ekonominin o aşılmaz sanılan ted

Kırmızı halının perde arkası

Kızıl bir halının üzerine damlayan ağırbaşlı sessizlik, salonun göğsüne değdiği an dondurucu bir ürperti yayıyordu. Kalabalık; yutkunuşlarını, milyarlarca dolarlık kibrini ve çürümüş vicdanını aynı kravat düğümünün arkasına saklarken, tavandan süzülen altın sarısı ışık ahşap zemini ve koca bir endüstrinin günahlarını usulca yalayıp geçti. O daracık

Sesin gölgesindeki müşterek düş

Boğaziçi'nin üzerine çöken o ağır, kurşuni sisi izliyorum. Karşı kıyı yok. Suların üzerinde süzülen devasa şileplerin yalnızca genzi titreten düdük sesleri duyuluyor ama gövdeleri sırra kadem basmış. Suya inen her ses, kendi yankısında boğuluyor. Koca bir şehir, kör bir beyazlığın içinde el yordamıyla menzilini arıyor. Gölgeler var, hakikat heybede

Olgunluk spektrumu

Fatih'in kadim sokaklarında gece yarısını devirirken, taşların arasına sinmiş o tuhaf ve köklü dinginliği soluyorum. Gölgeler uzuyor, asırlık kubbelerin üzerinden süzülen ışık yepyeni bir hesaba duruyor. Bugün ikindi vaktinin o kızıla çalan serinliğinde, bu topraklara, surların hemen yamacına ebedi bir komşu gelecek. Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu şeh

Kusurlu adımlar

Alkışların sustuğu o sağır edici boşlukta atılan adımlar, insanın kendi hakikatiyle kurduğu en derin köprüdür. Peki, yürüdüğümüz yolda kusursuzluğu beklerken, aslında yürümeyi unutuyor olabilir miyiz Gece yarısı, rüzgarın eski ahşap pencereleri usulca dövdüğü o tenha saatler... Loş bir odada, bir hattatın kamış kalemi kağıda ilk dokunduğunda bırakt

Ağır eşik

Mart ayının o keskin soğuğu, hastane koridorundaki mermer zemine çarptığında, duvardaki saat saniyeleri değil, koca bir asrın yorgunluğunu sayıyordu. Bekleme salonundaki deri koltuğun üzerine bırakılmış eski bir palto, sahibinin omuzlarındaki yüzyıllık yükü tek başına sırtlanmış gibi iki büklüm durmaktaydı. Işıklar cılızdı, etraftaki tüm sesler yut