Kudret, sadece fiziksel bir zırhla veya mermer binaların gölgesiyle tahkim edilemez. Kararların gücü, o kararları alan aklın tutarlılığında gizlidir. Sistemin kendi içindeki uyumu zedelendiğinde, en kalın duvarların arasından bile bir belirsizlik sızar ve alınan kararların meşruiyeti sarsılmaya başlar.
Okyanusun ötesinde, dünyanın en yoğun korunduğu merkezlerden birinde sıradan bir cuma günü yaşananlar, bu sarsıntının somut bir örneğidir.
Washington Hilton otelinin onuncu katı, upuzun bir koridorun en ucu. 10235 numaralı oda. Bir adam, hiçbir kontrolden geçmeyen valizinden çıkardığı parçalarla bir namlu birleştiriyor. Aşağıdaki balo salonunda, geleneksel Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği için toplanmış bir yönetim kadrosu oturuyor. Sadece salonun kapısı tutulmuş, koca binanın diğer kısımları olağan akışına bırakılmış.
Görkemli mermerlerin ve koruma kalkanlarının bittiği bu kör noktada, koca bir illüzyon paramparça oluyor.
10235 numaralı odanın perdesiz penceresinden içeriye sızan şey, sadece sıradan bir gün ışığı değildir; o pencere, koca bir güvenlik mimarisinin, milyarlarca dolarlık o yaldızlı kurgunun ardındaki devasa boşluğun ta kendisidir. İçerideki zafiyeti örtecek hiçbir kumaş, hiçbir kalkan kalmamıştır. Amerikan basınına sızan ve saldırganın kendi kaleminden çıktığı belirtilen o notlardaki itiraf, o perdesiz pencereden görünen çöküşün belgesidir: "Her köşede kameralar, ajanlar bekliyordum. Karşılaştığım şey ise bir boşluktu."
Fakat asıl üzerinde durulması gereken nokta, o şeridin aşılması değil; bu olayın ardından gelişen söylem ve eylem ikilemidir. Zira kriz anları, devletlerin kendi reflekslerini en çıplak haliyle ortaya koyduğu eşiklerdir.
Şimdi bu ağır tabloyu, hamasetin gürültüsünden arındırarak hakikatin o serinkanlı terazisinde tartalım.
Bir yanda, güvenlik krizinin anayasal hakları kısıtlamak ve devletin izleme yetkilerini (FISA) genişletmek için bir fırsat olarak kullanıldığına dair eleştiriler var. Kongre Üyesi Marjorie Taylor Greene'in satırlarına yansıyan itirazlar bu durumun altını çiziyor.
Diğer yanda ise, aynı siyasi iklimin içinden, eski Başkan Donald Trump'a atfedilen beyanlar Amerikan basınında yer buluyor; ülkenin üst düzey bir generaline yönelik sert söylemler, kendi atadığı savcının hedef alınması ve siyasi muhaliflere yönelik aşırı sert cezalandırma talepleri kayıtlara geçiyor.
Bir tarafta hukuki sınırların korunması gerektiğine dair sesler yükselirken, diğer tarafta siyasi alanın tamamen kişiselleştirilmiş bir dile teslim edildiği görülüyor.
Sözün ağırlığını yitirdiği bu derin tutarsızlık, uluslararası nizamın farklı sahnelerinde de karşımıza çıkıyor.
Kuzeyde, Vancouver'ın toplantı salonlarında bir araya gelen FIFA yönetimi, diplomatik krizlerin merkezindeki İran'ı 2026'da sahalara indirme kararı alıyor. Aynı yönetim; işgal altındaki topraklarda uzun yıllardır devam eden ayrımcı uygulamalara ve kendi komitelerinin raporlarına yansıyan İsrail ihlallerine karşı ise "yetkisizlik" gerekçesiyle hareketsiz kalmayı tercih ediyor. Filistinli sporcuların hak arayışı ise spor tahkim mahkemelerinin (CAS) karmaşık süreçlerine bırakılıyor.
Kuralların işleyişi, evrensel bir denge kurmaktan ziyade, mevcut güç dengelerini koruma refleksine dönüşüyor. Söylemlerle eylemler arasındaki bu mesafe, sistemin inandırıcılığını her geçen gün daha da zayıflatıyor.
Tam da bu noktada, o can alıcı soruyu sormak gerekiyor:
Küresel sistemin bu savrulan düzeni ve perdesiz pencereleri karşısında kim sarsılmadan ayakta durabiliyor Cevap, okyanus ötesindeki o gürültülü salonlarda veya çifte standartlı mahkemelerde değil; doğrudan bu topraklarda kök salan sessiz ve köklü bir teknoloji birikiminde gizlidir.

23