Kendimizle savaşmayı bıraktığımız an, aslında ilk kez kazanmaya başlarız. Fakat biz, irademizi bir balyoz gibi kullanmaya öyle bir alışmışız ki... Köklü bir zaafımız ya da kurtulmak istediğimiz bir dürtümüz olduğunda ilk refleksimiz onunla yaka paça kavgaya tutuşmak oluyor. Bastırmak, direnmek, kendi yakamıza yapışıp kendimizi terbiye etmeye çalışmak...
Oysa toprağı ne kadar şiddetli döverseniz, o kadar toz yutarsınız. Yılların tortusunu taşıyan o hırçın dürtülerle savaştıkça, aslında onlara en çok ihtiyaç duydukları şeyi veriyoruz: Direnç ve enerji. Bir zaafı yenmek için ona düşman muamelesi yaptığınızda, o zaaf zihninizin tam ortasında kendisine aşılmaz bir siper kazar.
Düşünce dünyamızın derinlerinden süzülerek günümüze ulaşan sessiz bir idrak hali, tevakkuf kelimesinin o ağırbaşlı gövdesinde demlenir.
Kelime anlamıyla bir anlık duraklama, eylemi askıya alma; daha derin manasıyla ise yargılamadan, müdahale etmeden olanı biteni sadece seyretme halidir. İnsanın zaaflarıyla mücadelesi bir cephe savaşı değildir; bir anlama çabasıdır. Çünkü en yıkıcı alışkanlıklar bile, başlangıçta bir yaranın kabuğu, bir bilinmezliğin korkusu olarak filizlenmiştir. Herkes kılıcını çekip bu gölgelerle savaşmayı bir kahramanlık sanır; oysa fırtınanın tam kalbinde durup olanı biteni sükûnetle izlemek de bir cesaret işidir.
Gökkubbeyi taşıyan sükûnet
Kadim zamanlarda insan, yerin altındaki sarsıntıları yahut gökyüzündeki yıldırımları anlayamadığında, bu bilinmezlikle savaşmak yerine zihninde sarsılmaz bir merkez inşa etmişti. Gökkubbenin yeryüzüne çökmesini engelleyen, bütün fırtınaların etrafında dönüp durduğu ama kendisi asla kıpırdamayan kadim bir "Dağ", bir ağırlık merkezi tahayyülüydü bu. Fırtınaya müdahale etmeyen, sadece onun geçip gitmesini bekleyen bir kök salma haliydi.
İnsanın kendi dürtüleriyle ördüğü o muazzam iç muharebede de tevakkuf, işte bu sarsılmaz dağdır.
Öfke, derin bir çaresizlik veya bedeni esir alan o amansız arzu kapınızı çaldığında, onunla eşikte itişmeyin. Bırakın içeri girsin. Dudaklarınızda beliren o paslı telaş tadını, göğüs kafesinizde çırpınan o ağır sessizliği sadece dinleyin. O anı bir zanaata dönüştüren şey; ciğerlerinize dolan havayı bir anlığına tutup, damarlarınızdaki o yakıcı akışı yargılamadan seyrettiğiniz o bir saniyelik boşluktur.
Arzu, eski bir ahşap sandalyeye oturan, nefes nefese kalmış hırçın bir yolcu gibidir. Onu yaka paça dışarı atmaya kalkarsanız camları kırar, evi başınıza yıkar. Karşısına geçip sadece izlerseniz, hükmü değişir. Yahut adımlarımın asfaltla çıkardığı o monoton sese daldığım puslu bir akşamüstü, bir fırının önünden geçerken yüzüme çarpan o taze ekmek kokusudur mesele. Hayatın bütün sıcaklığı ve daveti tam burnumun dibindedir; bir yerlerde birileri doyuyor, birileri gülümsüyordur ama ben o an o sıcaklığı, o çağrıyı üzerime yakıştıramam. İşte tevakkuf, o kokudan kaçmak yahut fırına teslim olmak değil; sokağın loş bir köşesinde durup, "Şu an buradasın, seni hissediyorum ama sana eyleme geçmiyorum" diyebilme kudretidir.
Onu susturmaya çalışmadan bu vakarla izlediğinizde, o devasa gölgenin küçüldüğünü görürsünüz. Etrafınızda kopan fırtına, siz o kadim dağ gibi kıpırdamadan durduğunuz için bir süre sonra yorulup diner. Siz dürtüleriniz değilsiniz; siz, o dürtüleri seyreden o sarsılmaz farkındalığın ta kendisisiniz.
Haritada bekleyen hüküm
Bireyin göğüs kafesinde yankılanan bu sarsılmaz merkez, milyonların kaderini sırtlanmış o devasa mimarinin, devlet aklının da tam kalbinde yükselir. Kriz fırtınalarının ortasında savrulmayan her jeopolitik hamle, kendi dağını inşa etme dirayetinden doğar.
Washington, geride bıraktığımız haftalarda Karayipler'deki komşusuna yönelik rejim değiştirme senaryolarını açıkça dile getirip Avrupa'daki asırlık dini kurumların liderleriyle diplomatik teamülleri zorlayan bir polemiğe sürüklenirken, Asya ve Körfez sularındaki enerji güzergahlarında ise ticari ablukaları ve sıcak askeri temasları tercih etti.
Ankara, bölgesel çatışmaların sınırları zorladığı aynı günlerde Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde ağırbaşlı bir masa kurdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve MİT Başkanı İbrahim Kalın ile birlikte Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı'nı ağırladı. O masada çatışmaların yayılmasının istenmediği, Irak Merkezi Hükümeti ile işbirliğinin geliştirileceği ve Kalkınma Yolu Projesi gibi kalıcı ticaret güzergahlarının inşa edileceği kayda geçirildi.

4