Üç maymunu oynayan dünya

Dünya, eşine az rastlanır bir yıkımın eşiğinde ağır ağır sallanırken, diplomasinin soğuk dehlizlerinde tuhaf bir mesai işliyor. Daha dün, dünyanın iki büyük başkenti arasında 1,5 saat süren dostane bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Küresel aktörler birbirlerine geçmiş olsun dileklerini iletip enerji sektöründeki projeleri konuşurken; sahadaki o dondurucu gerçeklik, tüm ağırlığıyla toprağın altında birikmeye devam ediyor.

Düşünce dünyamızın derinlerinden süzülen, eskilerin ferasetiyle işaret ettiği sarsıcı bir gerçeğin gölgesindeyiz: Tûl-i Emel.

Siyasetin o acımasız lügatinde bu; muktedirlerin ufku olmayan, sonu gelmez bir ihtirasla toprağı kanla doyurmaya çalışması, aklın ve ölçünün kaybedilmesi halidir. Bugün kuzeydeki o geniş coğrafyada yaşanan tam olarak budur. Bahsi geçen telefon görüşmesinde bizzat telaffuz edilen o ağır bilançoya, o somut veriye bakalım: Sadece 2025 yılının başından bu yana teslim edilen 20 bini aşkın asker cenazesi... Tarlalar artık yağmur değil, genç kuşakların kanını içiyor. Kazanılan her karış toprak, kaybedilen bir neslin mezar taşına dönüşüyor.

Gelelim güneydeki ateşe. Aynı dostane görüşmede, İran ile ateşkesin uzatılması "doğru bir karar" olarak tasdik ediliyor, muhtemel bir kara harekatının vahim sonuçlar doğuracağı konuşuluyor. Ancak barış mimarı rolüne soyunanların bu beyanlarıyla, sahadaki tabloyu hiçbir aracı olmadan yan yana dizelim:

Batı cephesi, ateşkesi uzattığını ilan ediyor. Tahran cephesi, bu uzatmayı tanımayarak milli menfaatler vurgusu yapıyor. Bölgesel unsurlar ise, Körfez'deki gemilerin boşaltılmasını isteyerek Hürmüz Boğazı'nı ilk hedef olarak gösteriyor.

Sözler havada uçuşurken, sahadaki sarsıntı çok daha derindir. Diplomasinin o görünmez masalarında her zaman işleyen sarsılmaz bir kural vardır: Sahnede değiştirilemeyen gerçeklik, kürsülerde harcanan laf kalabalığıyla örtülemez. Cümleler uzadıkça, o süslü kelimelerin özgül ağırlığı buharlaşır.

Nitekim Türk Hariciyesinin en üst perdeden, Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın diliyle açıkça kayda geçirdiği üzere; sahadaki yayılmacı ihtiraslar yüzünden sadece Lübnan'da bir milyon insan yerinden edilerek toprağından koparılmıştır. Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklık, sadece bölgesel bir kriz değil, enerjinin ve gıdanın küresel şah damarına atılmış bir kesiktir. Birlikte hareket etmesi beklenen Avrupa ise, yine hariciyemizin isabetle tespit ettiği gibi, yıllar evvel kendi elleriyle öldürdüğü siyasi iradesinin bedelini bugün kurumsal bir felç haliyle, kapısına dayanan daha büyük bir istikrarsızlıkla ödemektedir.

Tam bu noktada, yıllardır kürsülerden kibirli bir edayla adalet, eşitlik ve hürriyet dersi verenlerin yüzündeki o medeniyet maskesi paramparça olmuştur. Kundaktaki bebekler ve savunmasız siviller vahşice katledilirken, kendine "medeni" diyen dünya sağır ve dilsiz bir karanlığa bürünmüş, adeta üç maymunu oynamaktadır.

Oysa bu sağır edici sessizlik, sıradan bir ikiyüzlülüğün ötesinde, devasa bir çürümenin ayak sesidir. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Esra Albayrak'ın ufuk açıcı tespitiyle kayda geçirdiği üzere; Gazze'nin kanlı toprağı, yeryüzünü yönetmesi beklenen o sözde ahlak ve hukuk nizamının mutlak çöküşünü tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpmıştır.

Bu çöküşün altında, fiziksel yıkımdan çok daha sinsi bir tehlike yatmaktadır. Albayrak'ın isabetle işaret ettiği o "esir zihin"