Latif Bozdoğan

Milat

Perdedeki gölge ve kiralık diploma

Bir aile. Bir metropolün orta yerinde. Ziyarete geldikleri İstanbul'da topyekûn yok oldu. Akıl ve izan bunu almıyor. O ailenin kayboluşu ile sizin mahalledeki kaçak tesisatçı arasında ne bağlantı var, diye soracaksınız. Bağlantı şu: İkisi de 'denetimsizlik'in kurbanı. Biri göze batıyor, televizyonda. Öteki gölgede, gündelik. Ama ikisi de aynı siste

Mış gibi yapanlar ülkesi

Kasım ayı geldi; cüzdanların katledildiği, vicdanların indirime girdiği ay. Parlak ekranlar, göz alıcı yüzdeler ve parmaklarımızı hipnotize eden o büyülü ay bu. Tüketimin bu en gürültülü karnavalında sahnenin ışıkları sonuna kadar açılmış durumda. Vitrinler bağırıyor, bize ihtiyacımız olanı fısıldarken aslında hepimiz aynı oyunun figüranlarıyız. Za

Binbir gecelik sabır

O sarayda şafak, bir umutla değil, kaçınılmaz bir sonun ağırlığıyla ağarırdı. Havada, geceden kalma ağır misk kokusuna karışmış, bayat bir korku kokusu asılı kalırdı. Kuşlar ötmezdi. Sadece o buz gibi sessizliği ve herkesin tuttuğu nefesi yırtan tek bir ses beklenirdi: Sarayda her şafak bir kılıcın soğuk keskinliği ile yırtılırdı. Sultan, ihanetin

Geleceği öngörebilme hakkı

Gözümüzü bir saniyeliğine ayırdığımızda, dünyanın ritmini kaçırdığımızı sandığımız bir çağdayız. O camgöbeği ekrandaki her 'son dakika' bildirimi, bir önceki felaketin enkazını siliyor. Ekonomi, siyaset, hukuk. Hepsi, kuralları maç sırasında değişen bir oyunun uğultusuna döndü. İnsanın en temel hakkı elinden alındı: Yarını öngörebilme. Peki ya biz,

Sınırlar ve sinirler

Eskiler, devlet idaresini tarif ederken o meşhur "ilm-i siyaset" tabirini kullanırlardı; yani sadece yönetmek değil; bir ilim, bir denge, bir hassas terazi işi... Bugün Türkiye'nin önündeki masa, tam da böyle bir terazinin kefelerini andırıyor. Bir kefede haritaların yeniden çizildiği, sınırların zorlandığı o tekinsiz dış dünya; diğer kefede ise to

Hafızanın iki mürekkebi

Hafıza, kendini iki mürekkep ile yazar. Biri duyulur, diğeri yalnızca hissedilir. İlki, Topkapı Sarayı'nda sessiz bir odada, pürüzsüz bir kâğıda dokunan fırçanın sesidir. "Muhibbi" mahlaslı bir Cihan Sultanı, kâinatın nizamını, estetiğin "kanun"unu ve idealize edilmiş bir aşkı "Divan"ına işler. Bu, gücün mürekkebidir. Kontrollü ve rafine, kendi hat

Sağır anlayış ve kör temas

Gözümün önüne eski bir meclis geliyor. Bir kış gecesi, bir bilgenin etrafı sarılmış. Yüzlerinde derin bir hürmet, ama daha çok bir mahcubiyet var. Dertleri, büyük bir üstadın kaleme aldığı, herkesin bildiği ama kimsenin tam anlayamadığı o meşhur eserdir. Olayın kutsiyeti ile metnin sanatsal ağırlığı arasında sıkışmışlardır. İtiraf ediyorlar: "Üstad

Pazar günü sizi yoran şey dinlenmek

Pazar akşamı en yorgun olanlar, en çok 'dinlenenler'dir. O fincanın dibinde, dilinize gelmeyen bir tortu birikir. Bu, yorgunluk değildir; altı günlük hızın, bitmeyen ekran akışının, zihne çarpan yüzlerce talebin bıraktığı bir kalıntıdır. Pazar bedeni dinlendirmek için değil, ruhu bu ağırlıktan arındırmak içindir. Haftanın bütün o hareketliliğine pa

Kent duvarında sessiz bir cümle

Kentin sesi gürültülü, kelimesi sessizdir. İstanbul'un bir sabahında, öğrenme yolunda ilerlerken yüzümü okşayan rüzgâr değil, sokağın duvarına yazılmış bir cümle oldu: "İnsana insan gerek." Uzun zamandır bu kadar yalın, bu kadar derin bir ifade duymamıştım. Kadim coğrafyamızın çağın hızına kapılmışken, insanın kendi hakikatine dönmesi için bir işar

Telefonda 6 dakikadan fazla konuşmayın!

Bir şehrin ruhunu anlamak için sokaklarını bir uçtan bir uca yürümek yetmez; o şehrin dijital karanlıklarını, internet kanalizasyonunu görmek lazımdır. Berlin'de geçen yıllarımda, bu şehrin sokak huzuru kadar, dijital istilasından da endişe duyduğunu fark ettim. Telegram kanalları, WhatsApp grupları, şifrelenmiş platformlar hepsi özgürlüğün adı alt