Latif Bozdoğan

Milat

Tamam da ben beş yaşındayım baba!

Televizyon ekranlarında yine o kravatlı, ciddi yüzlü "büyükler" var. Önlerinde rengarenk ama karmaşık grafikler, dillerinde ise "konjonktürel dalgalanma", "stratejik sabır", "angajman kuralları" gibi sonu gelmez tekerlemeler... Ekranın karşısındaki vatandaş, elindeki ince belli çay bardağını sehpaya bırakıp bu süslü lafların ağırlığı altında eziliy

Alın teri ve vakar

Ben bugün size siyaset değil, bir at kestanesi yaprağının hikayesini anlatacağım. Hani o baharda yeşeren, yazın gölge olan, şimdi ise "ölmek için" yani aslına, toprağa dönmek için kendimi rüzgara bırakan o yaprağın gördüklerini... Hz. Mevlâna, insanı sadece et ve kemikten ibaret görmez; ona "baştan sona, sondan başa bakabilme" ferasetini öğütler. İ

Bir defterin itirafları

Ahşap masanın serin yüzeyinde, kapağım hafifçe aralanmış, sabırla sizi bekliyorum. Burnumda o kesif selüloz kokusu, sırtımda ise ciltçinin attığı o sıkı dikişlerin gururlu gerginliği var. Ben bir defterim. Sizin "cansız" deyip geçtiğiniz, üzerine kahve fincanı koyduğunuz, bazen hüzünle karalayıp bazen de sevinçle üzerine gözyaşı döktüğünüz o sessiz

Sözün senet olduğu ufuk

Bir söz... Bazen havada asılı kalan bir vaat, bazen de toprağa çakılan sarsılmaz bir temeldir. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Hatay'dan tüm Türkiye'ye seslendiği o cümleyi duydunuz mu "Biz, bir şeyi yapacağız dersek Allah'ın izniyle yaparız." Bu cümle, sadece iyileştirici bir sunum değil; devletin çelikten iradesinin özetidir. 6 Şubat'

Beyaz dut biraz denizaltı

Artık "D" harfiyle başlayan havalı ve teknolojik kelimeler hiçbirimizi heyecanlandırmıyor. Dijitalleşme, Dönüşüm, Data, Dinamizm... Hepsini duyduk, hepsini tükettik. Ruhumuzda bir tokluk değil, garip bir şişkinlik yaptılar. Sanki koca bir sözlüğün altında kalmış gibiyiz. Oysa insanı "mut" eden, yani mutmain kılan şeyler, o sözlüklerin en gösterişsi

Goller ve günahlar

Telefon ekranında o küçük, dönüp duran halkayı izlerken altında beliren yazıya çoğumuz aşinayız: "Sistem güncelleniyor, lütfen bekleyiniz." Eğer dijital bir Ahilik titizliğiyle bilgi işlem kurallarına hakimsek, cihazların daha iyi çalışması için yenilenmesi gerektiğine itirazımız yok. Peki ya biz Gönül dünyamız, fikirlerimiz, bakış açımız aynı sürü

İnsan kalabilme sanatı

2025'in son düzlüğündeyiz. Takvim yaprakları sadece zamanı değil, bildiğimiz dünyanın eski kurallarını da birer birer döküyor önümüze. Küresel güvenlik mimarisi, sert bir rüzgârda kalmış paslı bir iskele gibi sarsılıyor. Sadece sınırlar değil, zihinler de yorgun. Peki, dışarıda esen bu metalik fırtınadan nereye sığınacağız Cevap sandığımızdan daha

Tenin tene şahitliği

Zamanın yavaşladığı, ikindi gölgelerinin avlu taşlarına serildiği o dem... Havada asılı kalan serinlik, sadece taş duvarlara değil, insanın içine de işliyor. Güneş çekilmiş; geriye, hakikatin o sakin ve derin sessizliği kalmış. İşte tam orada, avlunun o gölgesinde bir ihtiyar... Elleri dizlerinin üzerinde, avuçları göğe dönük. Elinde ne bir taş var

Sevda otağı

Zırhsız doğanlara ağıt Seni dalında titreşirken izliyorum ey sarı benizli, yumuşak tenli gaflet meyvesi. Rüzgâr vursa düşeceksin, kuş konmasa çürüyeceksin. İnsanlar sana "Yenidünya" diyor. Ne kadar ironik... Ben ise "Eski Dünya"nın, o kadim ve sert gerçekliğin ta kendisiyim. Şu an beni bir insan suretinde, ellerim cebimde seni süzerken görüyorsun a

Buğulu camlar ve eşikteki hakikat

Edebiyatın o tozlu raflarında dolaşırken, eski bir hikaye karşılar bizi. Adamın biri, evinin penceresinden dışarıyı seyreder ve sürekli şikayet edermiş: "Bu sokak ne kadar kirli, şu karşı ev ne kadar kasvetli, gökyüzü neden hep gri" Bir gün, bilge bir misafiri gelmiş. Adam yine sokağın karalığından dem vururken, misafir cebinden beyaz bir mendil çı