Prof. Dr. Bilal Sambur

Prof. Dr. Bilal Sambur

Milat
Yaşam 126 yazı 0 takipçi

Mağaradan çıkıp güneşin altında yaşamak

İnsanın en büyük talihsizliklerinden biri, kendi yaptığı mağaraları dünyanın kendisi sanmasıdır. Taşlardan yapılmış mağaralardan çok daha kalıcı olanları vardır: korkuların, alışkanlıkların, dogmaların, ezberlerin ve insan adına düşünmeye başlayan otoritelerin kurduğu mağaralar. İnsan bazen açık bir gökyüzünün altında yaşarken bile kapalı bir dünya

Özgür insan ve değerin sorumluluğu

"Bizim de başımıza gelebilir diye değil, insan olduğumuz için insan haklarını korumamız gerekiyor. Bu bilince ulaşabilmenin ana yolu da, etik temelli insan hakları eğitiminden geçer. Bu eğitimle, dünyanın cennete dönüşeceğini, insan hakları ihlallerinin ortadan kalkacağını düşündüğüm sanılmasın. Bu, bitmeyecek bir çabadır. Ancak unutmayalım ki, ken

Cehalet despotizmi

Cehalet çoğu zaman bilgi eksikliği olarak anlaşılır. Oysa toplumların asıl sorunu insanların her şeyi bilmiyor olması değildir; zaten hiç kimse her şeyi bilemez. Sorun, insanın bilmediğini kabul etmek yerine bilmediği şeyler üzerinde kesin hükümler vermeye başlaması ve kendi sınırlı bilgisini başkalarının hayatını düzenleme yetkisine dönüştürmesidi

Rönesans: Dünyanın yeniden keşfi ve insanın kendini kurması

Rönesans, yalnızca geçmişte yaşanmış bir sanat ve kültür dönemi değildir. Onu birkaç yüzyıla, birkaç kente ya da birkaç büyük sanatçıya indirmek, Rönesans'ın tarihsel anlamını küçültür. Rönesans daha derinde, insanın kendisini dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesidir. İnsan ilk kez yalnızca kendisine verilmiş bir dünyanın sakini olmaktan çıkarak d

Oluş ontolojisi olarak edebiyat

Edebiyat hakkında konuşurken genellikle onun ne anlattığını soruyoruz. Aşkı mı anlatıyor, ölümü mü, toplumu mu, insanın yalnızlığını mı Oysa daha temel bir soru var: Edebiyat neden var İnsan neden yaşamakla yetinmiyor da yaşadıklarını anlatma ihtiyacı duyuyor Neden bazı acılar ancak bir hikâyeye dönüştüğünde taşınabilir hale geliyor, bazı duygular

Eylül göl kıyısında çırpınan iki kalptir

Eylül biraz da suyun kenarından gelir. Suyun ağır ağır aktığı, akşamın ışığının nehrin üzerine ince bir tül gibi serildiği, doğanın yeşilinin gökyüzüne doğru yükseldiği doğal yerlerden gelir. İçinde suyun serinliği, toprağın kokusu, uzaklardan gelen bir rüzgâr ve insanın kalbine dokunduğunda ne olduğunu tam olarak anlayamadığı bir yakınlık taşır. E

Direnç hermenötiği: Verilmiş anlamın içinden özgürleşmek

İnsan dünyaya yalnızca biyolojik bir varlık olarak gelmez; aynı zamanda kendisini çoktan anlamlandırılmış bir dünyanın içinde bulur. Daha konuşmayı öğrenmeden bir dile, daha düşünmeye başlamadan bir kültüre, kendi varlığı üzerine karar verecek yaşa gelmeden bir ahlaka, dine, aile düzenine, cinsiyet anlayışına, toplumsal role ve siyasal kimliğe yerl

Özgürlük hayatın zeminidir

Özgürlüğü çoğu zaman hayatın belirli bir aşamasında elde edilen bir imkân gibi düşünürüz. İnsan önce dünyaya gelir, büyür, toplumun içine girer, çeşitli sorumluluklar üstlenir ve bütün bunların ardından özgürlük talep eder. Bu anlayışta özgürlük, hayatın kendisinden ayrı bir yerde durur; sanki insanın zaten kurulmuş olan yaşamına sonradan eklenen d

Dünyanın biricikliği

Dünyayı düşündüğümde aklıma ilk gelen şey onun büyüklüğü değil, biricikliği oluyor. İçinde yaşadığımız dünya, milyarlarca insanın doğup öldüğü, sayısız hayatın birbirine değip birbirinden ayrıldığı sıradan bir yer gibi görünebilir. Oysa biraz yakından baktığımızda dünyanın sıradan hiçbir yanı olmadığını fark ediyoruz. Burada yaşanan hiçbir şeyin ta

İnsan olmak yetmez mi

İnsan, kendisiyle ilgili en eski korkularından birini hiçbir zaman bütünüyle yenemedi: Kendi başına yeterli olmayabileceği korkusunu. Dünyaya geldiğinde savunmasız olduğunu gördü; hastalandığını, yaşlandığını ve öldüğünü fark etti. Evrenin büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu anladı. Bilgisinin sınırlı olduğunu, geleceği göremediğini ve hay

Barış: İnsanlığın en zor ihtimali

Barış hakkında konuşurken çoğu zaman kolay bir tanımdan hareket ederiz: Savaşın olmadığı durum barıştır. Silahlar susmuşsa, çatışma sona ermişse, taraflar bir anlaşmaya varmışsa barışın gerçekleştiğini düşünürüz. Oysa insanlığın tarihi, savaşın sona ermesinin her zaman barışın başladığı anlamına gelmediğini gösteriyor. Silahlar susabilir, fakat kor

İnsan kendi yolunu bulabilir mi

İnsanlık tarihi boyunca insan, kendi varoluşunun anlamını başkasının sözünde aradı. Bilmediği zamanlarda bir rehbere, korktuğunda bir güvenceye, belirsizlik karşısında kesin bir sese ihtiyaç duydu. Bu arayış anlaşılabilir bir insani ihtiyaçtır. İnsan dünyaya hazır bir anlamla gelmez. Ölümün, acının, adaletsizliğin ve geleceğin belirsizliğiyle karşı