AŞKIN AÇIK BAHÇESİ: POST-DOGMATİK İNSAN

İnsan, emir komutayla sevemez.Bu nedenle aşkın tarihi, aynı zamanda buyruğa karşı özgürlüğün tarihidir. Aşk, hiçbir zaman bir fermanın ürünü olmamıştır; hiçbir kutsal ya da dünyevi otorite, bir kalbin hangi ritimle atacağını buyuramaz.

Davranış denetlenebilir, ritüeller tekrarlanabilir, yasalar uygulanabilir; fakat sevgi, ancak özgür iradenin sessiz toprağında filizlenir.

Dogmatizm, insanı kesinliğe çağırır; aşk ise bilinmeyene.Dogmatik zihin, cevabı sorudan önce verir. Aşk ise her karşılaşmayı yeni bir soruya dönüştürür. Seven insan, ötekini ezberlenmiş kalıplarla değil, her gün yeniden keşfedilecek bir evren olarak görür. Bu yüzden aşk, bilgi kadar meraktır; yakınlık kadar özgürlüktür; tutku kadar sorumluluktur.

Dogmatizm, doğruluğu itaatle özdeşleştirir. Oysa itaat ile doğruluk aynı şey değildir. Emirle düzen kurulabilir; fakat vicdan kurulamaz. Buyrukla disiplin sağlanabilir; fakat insanın iç dünyasında hakikate bağlılık doğmaz. Vicdan, ancak özgür bir insanın kendi muhasebesiyle gelişir.

Aşk tam da burada başlar.Aşk, insanı nesne olmaktan çıkarır; onu bir özne olarak tanır. Seven insan, sevdiğine hükmetmeye değil, onunla birlikte çoğalmaya çalışır. Gerçek sevgi, sahip olma arzusunu aşarak birlikte var olma sanatına dönüşür. Bu nedenle aşk, iktidarın değil karşılıklılığın dilidir.

Kapalı kaleler düzen üretir; açık bahçeler hayat üretir.Açık bahçede hiçbir çiçek diğerine benzeme zorunluluğu taşımaz. Meşe, zeytin, badem, gül ve papatya aynı gökyüzünü paylaşabilir. Çeşitlilik, bahçenin kusuru değil zenginliğidir. İnsan toplumu da böyledir. Farklılık bastırıldığında düzen değil, tekdüzelik ortaya çıkar; tekdüzelik ise canlılığın değil donmanın işaretidir.

Oluş, insanın en derin hakikatidir. İnsan tamamlanmış değildir; sürekli oluş hâlindedir. Bu yüzden hakikat de donmuş bir mülk değil, bitmeyen bir yolculuktur. Aşk bu yolculuğun en yaratıcı gücüdür. Seven insan yalnızca başkasını değil, kendisini de yeniden kurar. Her gerçek sevgi, insanın eski benliğini aşmasına imkân veren yaratıcı bir dönüşümdür.

Dogmatizm, oluşu değil, donmayı kutsar. Değişimi tehdit olarak görür; soruyu sadakatsizlik, eleştiriyi isyan, farklılığı tehlike sayar. Dogmatizm, insanı yaşayan bir bilinç olmaktan çıkarıp ezberleyen bir varlığa indirger.Dogmatizm, kendi kaynaklarını, hikayelerini ve hükümlerini ezberletmek için insanı israf etmeyi, en büyük fazilet olarak buyurur. Oysa yaşam, tekrar değil yenilenmedir.

Aşk, yalnızca iki insan arasında yaşanan romantik bir duygu değildir. Bir çocuğun özgürce gülümsemesi, bir filozofun hakikati sorgulaması, bir bilim insanının bilinmeyeni araştırması, bir sanatçının yeni bir dünya kurması, bir şairin ay ışığını sözcüklere dönüştürmesi, bir insanın doğaya hayranlıkla bakması da aşkın farklı biçimleridir. Aşk, yaşamı çoğaltan yaratıcı enerjidir.

Özgürlük, aşkın nefesidir.Özgürlüğün olmadığı yerde korku büyür. Korkunun büyüdüğü yerde itaat artabilir; fakat sevgi küçülür. İnsanlar birbirlerine yaklaşmaz, yalnızca birbirlerinden çekinmeyi öğrenirler. Oysa aşk, korkunun değil güvenin çocuğudur. Güven ise zorla değil, karşılıklı saygıyla kurulur.İnsanlık, açık bahçeler kurabildiği ölçüde olgunlaşacaktır.
Duvarlar yükseldikçe ufuk daralır; yasaklar çoğaldıkça hayal gücü küçülür; mutlak doğrular arttıkça diyalog azalır. Buna karşılık açık bahçe, özgürlüğün mekânıdır. Orada her rüzgâr yeni bir düşünce, her kuş yeni bir ses, her çiçek yeni bir ihtimal taşır.

İnsanın en büyük maneviyatı budur:Korkudan değil sevgiden yaşamak. Buyruktan değil vicdandan konuşmak.Dogmadan değil akıldan öğrenmek. Nefretten değil merhametten güç almak.İnsanı değiştirmek için ona hükmetmeye değil, onunla birlikte yürümeye cesaret etmek.

Aşk, bize şunu öğretir: İnsan, başkasına egemen oldukça değil; başkasıyla birlikte özgürleşebildiği ölçüde insandır.Aşk, hiçbir zaman buyruğun çocuğu olmamıştır. Aşk, hükümle değil karşılaşmayla; korkuyla değil güvenle; itaatle değil özgürlükle doğar. Hiçbir yasa bir kalbin ritmini yazamaz, hiçbir emir iki insanın birbirine hayranlığını buyuramaz.