İnsan neden kendisine verilmiş bir cevabı kabul etmek zorunda olsun Neden doğduğu kimlik, içine doğduğu inanç, ailesi, toplumu veya tarihi onun bütün hayatını belirlesin Belki de insanın özgürlüğü, kendisine verilmiş cevapları sorgulamaya başladığı anda doğar.
Bir gece, ay ışığının altında, kapısı herkese açık bir bahçede görünmez bir felsefe meclisi toplandığını düşünelim. Masanın etrafında herhangi bir isim yoktur. Çünkü burada önemli olan kişiler değil, fikirlerdir. Şüphe, özgürlük, akıl, aşk, sanat, doğa, kadın, emek ve yaşama sevinci aynı masada buluşur.
Masadaki temel soru şudur: İnsan neden kendisine verilmiş bir kimliğin içinde yaşamak zorunda olsun Bu soru yalnızca belirli bir kimliği reddetme sorusu değildir. Daha derin bir sorudur: İnsan kendi hayatının sahibi midir
İnsan, doğduğu aileyi, ülkeyi, dili, dini, kültürü ve içine doğduğu düşünce dünyasını seçmez. Fakat doğduğu şeylerin mahkûmu olmak zorunda da değildir. Doğum bir kader olabilir; fakat düşünce kader olmak zorunda değildir. İnsan kendisine miras bırakılan değerleri sorgulayabilir, onları değiştirebilir, reddedebilir veya yeniden yorumlayabilir.
Hiçbir düşünce kendisini eleştirinin üzerinde konumlandıramaz. Hiçbir otorite, insanın soru sorma hakkını elinden alamaz. Kesinlik çoğu zaman hakikatin değil, korkunun sığınağıdır. İnsan "Bilmiyorum" diyebildiği anda düşünsel olarak küçülmez; tam tersine, olgunlaşır.
Özgürlük de yalnızca seçim yapabilmek değildir. Gerçek özgürlük, insanın gerçekten seçebileceği koşullara sahip olmasıdır. Açlık, yoksulluk, ekonomik bağımlılık, baskı ve ayrımcılık altında yaşayan bir insanın özgürlüğü yalnızca kâğıt üzerinde kalabilir. Bu nedenle özgürlük, hem bireysel hem toplumsal bir meseledir.
Kadın özgürlüğü ise bunun en temel sınavıdır. Kadın bir erkeğin mülkü değildir. Bir ailenin şerefi, toplumun namusu veya devletin nüfus politikası değildir. Kadın kendi bedeninin, emeğinin, arzusunun ve geleceğinin öznesidir. Bir toplumun özgürlüğünü anlamanın en güvenilir yollarından biri, kadınların ne kadar özgür olduğuna bakmaktır.
Beden de özgürlüğün bir parçasıdır. İnsan kendi bedeninden utanmaya, arzularını sürekli suçluluk içinde yaşamaya ve hayatın doğal duygularını birer utanç gibi görmeye zorlanmamalıdır. Romantizm, insanın başka bir insanla kurduğu yakınlığın, arzu ve tenselliğin özgürlük, karşılıklılık ve rıza içinde yaşanmasıdır. Beden insanın düşmanı değil, hayatın ilk evidir.
Aşk ise sahip olmak değildir. Sevdiğin insanı kendine ait kılmak, onun özgürlüğünü yok etmek değildir. Gerçek aşk, iki özgürlüğün karşılaşmasıdır. Bazen bir insan dünyayı değiştirmez; fakat dünyaya bakışımızı değiştirir. Bazen ay ışığı gibi sessizce hayatımıza dokunur. İnsan bazen sevdiği kişiye sahip olmadan da onun hayatında derin bir iz bırakabilir.
Hayatın geçici olması onu anlamsızlaştırmaz. Tam tersine, sonluluk hayatı yoğunlaştırır. Bir şiir bitecek diye değersiz değildir. Bir şarkı susacak diye anlamsız değildir. Bir aşk sonsuza kadar sürmeyebilir; fakat yaşanmış olması, insanın hayatında gerçek bir iz bırakması için yeterlidir.
İnsan yalnızca doğru düşünmek için yaşamaz. Güzel yaşamak, sevmek, gülmek, üretmek, sanat yaratmak ve dünyayı daha yaşanabilir hâle getirmek de insan olmanın parçalarıdır. Sanat, verilmiş dünyanın zorunluluğuna karşı insanın yaratıcı cevabıdır. İnsan, kendisine sunulan hayatla yetinmeyip yeni ihtimaller yaratabilir.

25