İnsanın keşfi

İnsanlık tarihi, yalnızca devletlerin, dinlerin, savaşların ve imparatorlukların tarihi değildir. Gerçek insanlık tarihi, insanın kendisini keşfetmesinin tarihidir. İnsan, biyolojik olarak çok eski olabilir; fakat özgür, özerk ve yaratıcı bir özne olarak tanınması, insanlığın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir.İnsanın keşfi, insanın kendisini korkunun, mutlak otoritenin ve kapalı-kati formalizmlerin gölgesinden çıkarmasıdır. Bu keşif, gökyüzünden yeryüzüne, itaatten özgürlüğe, kaderden sorumluluğa ve aşkın illüzyonların mutlak egemenliğinden insan onuruna doğru bir yöneliştir.İnsanın tarihi, aynı zamanda özgürlüğün tarihidir.

Her medeniyet önce şu soruya cevap verir: İnsan kimdir Bazı gelenekler insanı öncelikle itaat eden bir varlık olarak tanımlar. Bu bakış açısından insanın değeri, hakikati aramasından çok hakikate boyun eğmesiyle ölçülür. Böyle bir yaklaşımda insanın temel görevi, önceden belirlenmiş ilkelere sadakat göstermektir.İtaat, medeniyet ve hakikat değildir.

Buna karşılık insancıl anlayış, insanı soru sorabilen, eleştirebilen, yeni anlamlar üretebilen ve kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenebilen bir özne olarak görür. Burada hakikat, yalnızca devralınan bir miras değil, ortak akıl, deneyim ve eleştiriyle sürekli sınanan bir arayıştır.

İtaatçı ve insancıl yaklaşım arasında derin bir antropolojik fark vardır: İtaatçı yaklaşım, insanı öncelikle yükümlülük sahibi bir nesne olarak görür. İnsancıl yaklaşım ise özgür ve sorumlu bir kişi olarak anlamaya yönelir.

İnsan uzun süre kendi adına konuşamadı. Krallar onun adına konuştu. Din adamları onun adına konuştu. İmparatorluklar onun adına konuştu. Kabileler, gelenekler ve ideolojiler onun adına konuştu. İnsan ise çoğu zaman yalnızca dinledi ve itaat etti. Devletler, doğmalar, kimlikler ve kültürler, yüzyıllar boyunca insanı kayıp kıta haline getirdiler. İnsanın keşfi, insanın ilk kez kendi sesiyle konuşmasıdır. Kendi aklına güvenmesi, kendi vicdanını ciddiye alması ve kendi deneyimini bilgi kaynağı olarak kabul etmesidir. İnsan, kendi adına konuşabildiği anda tarih değişmeye başlar.

Dogmatik, buyrukçu ve formalist anlayışlarda insan, formel ve dogmatik yükümlülüklerin taşıyıcısı olarak tanımlanmaktadır. Ahlaki ve hukukî normların nihai kaynağı dışsal kurgusal irade olarak görüldüğünde, insanın özerk yasa koyuculuğu sınırlı veya minimum düzeyde kamaktadılır. İtaatçı bakışaçısnda mesele yalnızca hukuk değildir; insan anlayışıdır.

İnsanın keşfi bağlamında sorulması gereken asli soru şudur: İnsan, kendi vicdanı ve ortak aklıyla ahlaki sorumluluk geliştirebilen bir özne midir, yoksa esas görevi kendisine bildirildiği kabul edilen normlara uymak olan bir varlık mıdır Bu soru, bütün dogmatizmlerin, kapalı anlayışların ve buyrukçu despotizmlerin otorite ve hukuk anlayışlarını tartışmaya açmaktadır.

Modern dönemde, insan kendisine ve evine döndü. Modern dönemde insan, yeryüzünde kendisini keşfetmeyi öğrenmeye başladı. Sanatçı, insan yüzünü resmetmeye başladı.Bilim insanı, kapalı ve katı dogmaları değil doğayı incelemeye başladı.Filozof otoriteyi değil aklı sorgulamaya başladı.Hukuk insanın doğuştan sahip olduğu hakları tanımlamaya başladı. İnsan ilk kez kendi dünyasının merkezine yerleşti. Bu dönüşüm, insanı görünür hale getirdi.

İnsan, eksik olduğu için değerlidir. Yanılabildiği için öğrenebilir. Öğrenebildiği için değişebilir.Değişebildiği için özgür olabilir. Özgür olduğu için ahlaki olabilir. Ahlak, korkunun değil özgürlüğün ürünüdür. Zorunlu itaat ile özgür sorumluluk aynı şey değildir. Erdem, yalnızca emre uymaktan değil, bilinçli tercihten doğar.