İnsanın akla sahip olması, onun eleştirel bir varlık olduğu anlamına gelmez. İnsan düşünebilir, hesaplayabilir, nedenler bulabilir, başkalarının sözlerini çözümleyebilir ve karmaşık meseleler hakkında hüküm verebilir. Bütün bunları yapmasına rağmen kişi, kendisine verilmiş düşünsel sınırların dışına çıkamayabilir. Hatta bazen akıl, özgürlüğün aracı olmak yerine insanın kendi zihinsel hapishanesini daha sağlam kurmasına hizmet edebilir. Bu yüzden asıl mesele aklın bulunup bulunmaması değildir. Mesele, aklın kendisine de yönelip yönelemediğidir.
Eleştirel akıl ile sıradan akıl arasındaki fark burada ortaya çıkar. Akıl bir şeyi anlamaya çalışabilir. Eleştirel akıl ise anlamaya çalıştığı şeyin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu sorar. Akıl sonuç çıkarır. Eleştirel akıl, sonucun nasıl çıkarıldığını sorgular. Akıl bir inancı savunabilir. Eleştirel akıl, o inancı savunma ihtiyacının kendisini de problem haline getirir. Bu nedenle eleştirel düşünce yalnızca bilgiyle ilgili değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgilidir.
İnsan çoğu zaman düşüncelerini kendisinin seçtiğini zanneder. Düşüncelerimizin önemli bir bölümünün bizden önce kurulmuş bir dünyanın içinden geldiğinin farkında değiliz. Aile, eğitim, din, gelenek, mahalle, siyasal kültür, hatta kullandığımız dil bile neyi düşünmenin mümkün, neyi düşünmenin ayıp veya anlamsız olduğunu bize öğretir. Çocuk dünyaya boş bir zihinle gelmez. Daha önemli olan şey, çocuk dünyayı kendi başına anlamlandıran bir varlık olarak da hayata başlamaz. Ona bir anlam, kimlik ve kültür dünyası verilir. Daha sonra insanın önündeki temel mesele, kendisine verilmiş bu dünyanın içinde yaşamaya devam etmek mi, yoksa onu yeniden düşünmek mi olduğudur.
Burada psikoloji devreye girer. İnsanın kendi düşüncelerini sorgulaması yalnızca entelektüel bir faaliyet değildir. İnsan inançlarını aynı zamanda kendisini korumak için kullanır. Bir düşünce bize güven veriyorsa, onun yanlış olabileceğini kabul etmek kolay değildir. Hele o düşünce ailemizle, geçmişimizle, kimliğimizle ve ait olduğumuz toplulukla birleşmişse, onu sorgulamak zihinsel bir işlem olmaktan çıkar, varoluşsal bir sarsıntıya dönüşür. Bu nedenle bazı insanlar yanlış olduklarını düşündükleri halde düşüncelerinden vazgeçmezler. Yanlış düşüncelerinden vazgeçtikleri takdirde kaybedecekleri şeyin yalnızca bir fikir olmadığını, ait oldukları dünya olacağının çok iyi farkındadırlar.
Eleştirel akıl, bu psikolojik bağımlılığın farkına varabildiği ölçüde özgürleşir. Kendi düşüncesine mesafe koyabilen insan, kendi zihnini kutsamaktan vazgeçer. "Ben böyle düşünüyorum" cümlesinin hemen arkasından "Peki neden böyle düşünüyorum" sorusunu getirebilir. Daha zor olan soru ise şudur: "Başka türlü düşünseydim, ne kaybederdim" Bu soru insanı düşüncenin içinden çıkarıp düşüncenin arkasındaki psikolojiye götürür.
Toplumlar da eleştirel aklın gelişmesini her zaman teşvik etmez. Her toplum kendi doğrularını üretir ve zamanla bu doğrular o kadar normalleşir ki insanlar onları doğru oldukları için değil, herkes öyle düşündüğü için benimser. Böyle bir ortamda akıl vardır fakat aklın dolaşabileceği alan sınırlıdır. İnsan istediği kadar muhakeme yapabilir; fakat bazı soruları sormaması gerektiğini biliyorsa, onun muhakemesi daha başlangıçta sınırlandırılmıştır.
Özellikle otoritenin kutsallaştırıldığı kültürlerde bu durum daha açık görülür. Otorite yalnızca siyasal değildir. Baba, hoca, şeyh, öğretmen, imam, üstad, kutub, halife, papa, müceddid, mehdi, cemaat, gelenek, kutsal metin veya toplumsal çoğunluk da otoriteye dönüşebilir. Otoriteye karşı çıkmak ahlaki bir kusur gibi görüldüğünde, akıl yavaş yavaş itaatin hizmetine girer. İnsan düşünür, fakat düşüncesinin sonunda yine kendisinden beklenen yere gelir. Burada ortaya çıkan şey akılsızlık değil, eleştirel olmayan akıldır.

28