Ömer Erdem

Ömer Erdem

Karar
Kültür-Sanat 246 yazı 0 takipçi

Kaybolup giden bazı erdemler üstüne...

İtlaf var!' duyurusu yankılanmıştı her tarafta. En uzak yerlere kadar ulaşan hoparlörler artık sadece insanları bilgilendirmiyordu. Taşların yosun tutan kuzey yanları, kurumuş otlar, bir bacağından uzun iple kazığa bağlanmış merkepler, cılız su yatağının kıyısına öbeklenmiş kum tepecikleri, hasılı 'duran ve kımıldanan' hemen her şeye ilân edilmişti

O büyük ve sonsuz aralık...

'Beni bırakma!' diye bir yön levhasıyla karşılaşmıştı. Akşam bir kızıl gazel yaprağı gibi kuruyup kıvrılmıştı günboyu saldıran sıcaktan. Andican şehri miydi orası Yoksa Tanrı Dağları'nı uzaktan gören kadın ve erkeklerin altın dişlerini göstere göstere dünyanın gidişine inat 'dem vaktı dem alırım' diye diye zamanı billur kasede eze eze altın tozuna

Pek çok şeyin hiçliği üstüne...

Sesi ve görüntüyü çoğaltabilen her cihaz insanın başına gelmiş en büyük afet niteliğinde artık. Sadece gerçeğe bağlı kayıtlar değil sanal dünyada üretilmiş olanlar da dahil bu felakete. Bir süre sonra silinip kaybolmaya yazgılı maddesellikler gerçekliği tehdit ediyor çünkü. Geçen günlerde dünyanın önde gelen bilim insanları diğer canlılarla gelecek

Günler gelip geçer insan göçüp gider... Ya bellek nereye gider

Menekşe, kolay unutulacak kadın değildi fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözünü doğrularcasına kısa sürede hatırlanmaz oldu. Sadece berrak güzelliğiyle değil huyu ve şefkati, biraz peltek dili en çok da o yeri kazarcasına bakışıyla hafızamda yer etti. Çocuklar büyüklerin dünya telaşıyla unuttukları her ayrıntının ölümsüz fotoğrafını çek

İlk haber...

Çocuğun o vakitte medyacı olacağı belli mi olmuştu Gerçi henüz medya kelimesi yoktu ortalıkta. Radyonun mucizelerle dolu bir mabed, televizyonun uzak ihtimal gazetelerin ise çarşaf çarşaf açılıp duvarlara, camlara yapıştırıldığı, her fotoğrafın her haberin özenle okunduğu hatırda tutulursa gazetecilik daha önde sayılırdı. 'Gasteci' de yoktu etrafta

Bayrama girerken...

1650 rakımlı Kayabeli Geçiti'nde taze çiçeklerden öz toplayan bal arısı göğsüne vuran gizli rüzgara aldırmadan Eflatunpınar'ına kadar uçtu. Yukarıdan aşağıya döne dolana inmek, helezonik vızıltıların tekrarıyla gönenmek ve alçaldıkça ısınan havayı minik bünyesinde duymak güven veriyordu ona. Hitit mirası pınara vardığında kana kana su içecek sonra

Benzemek mi ayrışmak mı

Şiirimiz adına sadece Tanzimat ile başlayan yeni dönemde değil daha eskide de bir dizi zihniyet ve estetik ayrışımlarına sahibiz. Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ına bakarak bile kimin nerede kimden ayrıldığını, kendi yolunu nasıl tuttuğunu görebiliriz. Nabi'nin başını çektiği 'dünya fani ahiret baki' mottosu da kendince hikemi bir yol geliştirmiş ve este

Ay ne zaman doğar güneş nasıl batar yıldızlar nereden görünür Ya da...

İğde dalları türküde olduğu gibi alabildiğine yerde. Tabiata, bahara secde edercesine vecd halinde o turuncu borulardan nefes saçıyorlar. Una bulanmış gibi donuk gri yaprakları zeytinlere özeniyor. Akasyalar sanki bin yıl yaşamış gövdelerinin sertliğine inat yumuşak kokularını alımlı bir dişinin küpe darbeleri gibi sağa sola bırakıyorlar. Şehrin ka

Ses farkı

Bazen şekiller, renkler, ışıklar hatta sesler birbirine karşıyor. Fakat telaşlanma. Zihnin sürçüp tökezlenmesi cinsinden bir hal değil bu. Bir denizin, rüzgardan, sudan, dalgadan çalkanması türünden bir durulma hali. Nereden mi biliyorum Hiçbir şeyi tam bildiğimizi söyleyemeyiz. Duymakla akletmek ve onu tecrübenin tülbentinden süzdükten sonra içimi

İstanbul parçalanırken...

İstanbul'u düşünmek onun hakkında yazmak sadece bir şehri değil büsbütün bir toplumu gözetmek demektir. Bizim halâ ekonomik, kültürel ve sosyal 'göremiz' bu şehirdir. Dünyadaki temsil gücümüz olduğu gibi iyi kötü varlığımızın cepheleri varlığında belirginleşir. Geçmişte yaşadığı büyük deprem ve yangınların sinesinde açtığı geri dönülmez yaraları ha

'Ben bu hikayenin sonuna doğruyum' ya da Elif Sofya

Yaş altmışın yoluna koyulduğunda zamanın çevrimi kendiliğinden hızlanır. Şehrin hangi köşesine baksanız anı kırpıntıları göverir. Karaköy Köprüsü'nü geçerken sanki vapurlardan geçmişin parçacıkları köpürür. Bir sisli günde Sezai Karakoç ile ta Beşiktaş'a dek yürünmüştür bu yolda, unutulur değildir. Şu Fransız Geçiti'ndeki binaların dış cephesi üzer

Tenhalığını yitirmiş dünya...

Şehrin şöhretli AVM'lerinden birinin en üst katındayım. Hemen her şeyin görünür olduğu bu noktada duruyor ve önce en aşağıdaki curcunaya bakıyorum. Sanki yukarılara, yanlara akmak için kuvvetli bir gerilim birikiyor. Sonra yavaş yavaş bir elekten eler gibi akışı zihnimde sallıyor ve yukarıya doğru göz gezdiriyorum. Bir belgesel çekseydim tereddütsü