Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi bir saksafon resmetmiştir aslında o ölümsüz istifiyle desem nice kaşın hiddetle kalkacağını tahmin ederim. 'İn niz beguzered' tabiri harflerin eşgüdümlü hareket ve salınımıyla yukarıdan aşağıya göksel bir ritme bürünür. Oysa pek aşırı bir yorumla eski yazı salt mesaj vermek amacıyla sınırlı değil belki insanın dinmeyen görme ve resmetme iştiyakını da dindirir denilebilir. Çin'den Anadolu'ya akmış çini sanatının nice desenindeki saklı figürler aynı cesaretle yorumlanabilse saksafonla yarışacak ve insan ruhunu temsil edecek pek çok iz bulunabilir. Sözle harf, duyguyla tabiat, düşünce ile düş arasında yaşanan gidip gelişler sayesindedir ki hayat biraz daha çekilir hale gelir. Dileyen söz konusu levhayı ve çini detaylarını bulup kendi meşrebinin tülbentinden süzebilir. Sonra da tercümesi 'bu da geçer' olan 'in niz beguzered' istifini özgürce yorumlayabilir. Zamanla her hattat kendisince düzenlemiştir zaten 'bu da geçer' deyimini. Hele yanına 'ya hu'yu alınca sözün enginliği artmıştır. Her istifin kendince bir cazibesi elbette var ama Kazasker'e beni çeken yanı sözü şeklen müzik yapıp adeta göğe ağdırmasıdır. Zaten 'bu da geçer' demek yerin, dünyanın ağırlığından, sıkleti ve yükünden kurtulmak, yukarı çıkmak demektir. Böylece 'bu da geçer' kelimeyle değil nefesle söylenir. Ciğerimizden bir kuş duman formuna bürünüp uçar.
Eğer doğruysa Bizans'a kadar uzanıyormuş tabirin geçmişi. ' K'afto ta paresi' diyormuş Doğu Roma'da hayat sürenler. Bizim Selçuklular onlardan öğrendiklerini İranlılara taşımışlar. Onlar da 'in niz beguzered'e çevirmişler. Osmanlılar durur mu Nihayetinde kuyruğuna 'ya hu'yu da alarak şimdiki haline sokmuşlar. Kültür tarihçileri işin detayıyla uğraşa dursunlar eminiz başka dil ve kültürlerde de vardır bu anlam. Hem ona sadece bir söz denemez. Anlamla dürülüp kapatılamaz. İnsan hayatı tecrübe ettikçe içinde tomurcuklanan yaraları böyle levhalara dönüştürür. Hayatı tecrübe etmek asıl insan terbiyesinden ve tecrübesinden geçmektir. Çoklukla insanı saklamak onun sorumluluğunu örtmek için felekten, zamandan, hayattan dem vurulur. Şikayet edilir. Oysa ne tabiat, ne felek, ne zaman ne de hayat bir başına sorumlu değildir insandan. İnsan ki feleği de zamanı da kendisi yaratır.
'Bu da geçer' bir son nokta bir son adım vasfı kazanır. Çoklukla çaresizliğin fakat belki de asıl umudun köpürüşüdür. İnsan halleri, davranış ve sözleri o raddeye varır ki kişi içindeki kurumu, tortuyu nefes kılıp havaya bırakır. Manayı sadece Türkçe'deki 'geçmek' kelimesinin etrafında döndürdüğümüzde bile başımız döner. Dikkat edin dilleri zengin kılan bir taraf da 'geçmek' etrafında yarattıkları anlam geçişleridir. Birden o kelimeyi yok saydığımızı farz edelim. Sanki perde inecek ışık sönecektir. İnsan yaşaya yaşaya, ölçe biçe, dura düşüne 'bu da geçer'in ufkuna varmış olmalı ki her yere o levhayı asmış. Sanılmasın sadece yoksulların, çaresiz ve umutsuzların odasına girmiştir o. Nahid Sırrı Örik bir yazısında, bir hanım sultanın saray odasında bulunan 'in niz beguzered' levhası etrafında gelişen hadiselerden söz eder. Hatta padişahların yüzüğüne bile kazınmıştır. Demek ki hali vakti yerinde olanlar, devletlular ve iktidar sahipleri bile ona tutunuyorlar sonuçta.

23