Bir Mahallenin Unutulan Sesleri

Mahallelerin sessizleşmesi yalnız çocukluk anılarını değil, toplumun birbirine değme kabiliyetini de çalmış—peki bu kayıp geri alınabilir mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, modern kentleşmeyle birlikte mahalle yaşamının sıcaklık ve güveninin kaybolduğunu, bunun çocukluğun ötesinde toplumun bütünlüğüne zarar verdiğini savunuyor. Nostaljik anılarla günümüz apartman hayatını karşılaştırarak, insanlar arasındaki gerçek bağlantının yerini mekanik seslerle doldurulmuş bir boşluğun aldığını gösteriyor. Ama bu erozyon sadece mimarî değişimden mi, yoksa toplumun tercihlerinden mi kaynaklanıyor?

Pencerelerden içeri süzülen sabah güneşi, fırından eve taşınan sıcak ekmek, sokakta iki taştan kurulan kaleler, akşamüstü pencereden yükselen bir anne sesi... Kaybolan yalnız bu sesler değil; o seslerin taşıdığı yakınlık, güven ve mahalle duygusu.

Bir mahalleyi yıllar sonra insana en çok ne hatırlatır Eski bir ev mi, köşe başındaki bakkal mı, badanası dökülmüş bir duvar mı Ben artık biliyorum ki çocukluk çoğu zaman gözle değil, kulakla döner insana. Bir sesle gelir. Bazen de bir kokuyla. Pencerelerden içeri usulca giren sabah güneşiyle, fırından alınmış sıcak ekmeğin kokusuyla, daha eve varmadan dayanamayıp ucundan kopardığımız o ilk lokmayla gelir.

ocukluk biraz da budur aslında. Eline sıcak ekmeği alıp eve dönmek. Yolda onun kokusuna yenilmek. Sabahın evin içine dolduğunu hissetmek. O ışık, o koku, o telaş insanın içinde bir yere yerleşir ve kolay kolay çıkmaz.

Ben şanslıydım. Deniz kokusuyla uyanıyordum. Sabahın ilk saatlerinde pencereye gelen o tuzlu serinlik, daha gün başlamadan içime iyi bir şey bırakırdı. Uzakta martılar olurdu, bazen bir balıkçı kayığının motor sesi, bazen de sokağın kendi telaşı. Sonra annemin sesi dolaşırdı evin içinde. Gün, işte o zaman gerçekten açılırdı. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; insan çocukluğunu en çok da sabahın eve nasıl girdiğini unutmadan taşır.

Mahalle dediğimiz şey, yalnız evlerin yan yana gelişi değildi. Hayatın birbirine karıştığı bir yerdi. Açılan pencereler, avlu süpüren kadınlar, işe yetişen adamlar, birbirine selam veren büyükler... O selamın içinde bir sıcaklık vardı. Kuru bir alışkanlık değildi. Yüzüne bakan, seni fark eden, hâlini soran bir sesti. İnsan daha küçük yaşta, aynı mahallenin içinde görünmez olmadığını öğrenirdi.

Sonra sokak başlardı. Bizim asıl dünyamız orasıydı. Mahalle aralarında iki taşı yan yana koyup kale yapardık; o iki taşın arası, gözümüzde bazen dünyanın en büyük stadına dönüşürdü. Top kimi zaman bir pencereye, kimi zaman bir bahçeye düşerdi. Önce hafif bir sitem yükselirdi; bizi hem ürküten hem toparlayan bir ses. Ama o kırgınlık çoğu zaman uzun sürmez, ardından yüzü yumuşayan bir gülümseme gelir, top yeniden bize atılır, "Dikkat edin" denirdi. Bazen kavga çıkardı, bazen biri küser giderdi, bazen de hepimiz bir anda gülmekten kırılırdık. Top kiminse, çoğu zaman en haklı da oydu; şimdi dönüp bakınca gülümsüyorum ama hayatın küçük terbiyesi de biraz oradaymış. Sevinci, kırgınlığı, yarışmayı, barışmayı, sınırı ve ölçüyü sokakta öğrendik. Sokak yalnız oyun oynadığımız yer değildi; birbirimize karıştığımız, birbirimizi tanıdığımız, hayata ilk kez omuz verdiğimiz yerdi.

Akşamüstlerinin ayrı bir sesi vardı. Gölge uzar, oyun son bir kez harlanır, sonra pencerelerden sesler yükselmeye başlardı. Her evin çağrısı başka tondaydı. Kimi sert, kimi yumuşak, kimi sabırsız, kimi gülümser gibi... Ama her çocuk o sesin kendine ait olduğunu bilirdi. Eve çağrılmak, yalnız oyunun bitmesi değildi. Birinin seni beklediğini bilmekti. Ait olduğun yerin sesini duymaktı.

Bugün dönüp bakınca, kaybolan şeyin yalnız o sesler olmadığını daha iyi anlıyorum. O seslerin taşıdığı güven duygusu kayboldu. Yakınlık kayboldu. Gündelik hayatın içindeki o küçük şefkat çekildi. Mahallelerin adı kaldı. Apartmanlar yükseldi, ama kapılar birbirinden uzaklaştı. İnsanlar aynı duvarların içinde yaşarken birbirinin adına, derdine, sesine yabancılaştı.