Yazar, 18 Nisan 2026'da vefat eden Molla Raşid Hocaefendi'nin, Ebû Zerr el-Gıfârî'ye benzer şekilde zühdü sadece bireysel takvâ değil toplumsal eleştiri olarak yaşadığını savunuyor. On altı yıllık yakın tanıklığından yola çıkarak, hocaefendinin sadeliğini, ilmi titizliğini ve adalet odaklı öğretisini anlatıyor; ancak kişisel bilgilerini gizli tutan bu çağdaş âlimin, çağımızda neden yaşlı ve unutulmaya yüz tutmuş görünüyor?
Öğrencileri ve sohbet halkasının müdavimleri onu Molla Raşid olarak tesmiye ederlerdi. Yazı başlığımda tercih ettiğim ifadeyle, Ebû Zerr meşrep bir âlimdi. 18 Nisan 2026 tarihinde, zühd üzere sürdürdüğü dünya mühletini ikmal ederek, yine aynı hâl üzere, yani sade, sessiz ve iz bırakmaktan ziyade iz silerek öteye intikal etti. Bu hâl, onun özgeçmişine dair veriler için de geçerliydi. Kimdi; hangi aileye mensuptu; ismi ailesi tarafından mı verilmişti, yoksa bir mahlas, unvan, lakap ya da nisbe miydi; nereliydi; neyle geçinirdi... bütün bu sorular -en azından bu fakir için- cevabı zorunlu olmayan tali istifhamlardı. Zira o, hakikati şahsiyetlere göre değil, şahsiyetleri hakikate göre tartan bir idrak ufkunun mensubu olarak, daha başta kendi şahsına dair bilgileri ketmeden ve muhataplarının bu yöndeki merakını da hükümsüz kılan bir zattı.
Bu çerçevede, söz konusu soruların cevabını çok merak edenlerin, "Bunca bilinmezliğe rağmen onun hakkında yazmakla neyi murat edersin" şeklindeki muhtemel itirazlarını dikkate alarak, bu yazının iki temel saik üzerine bina edildiğini ifade etmek isterim.
Birincisi, "O tövbekârlar, ibadet edenler, hamd edenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rükûa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah'ın hudutlarını gözetenler; müjdele o müminleri." mealindeki ayetin (Tevbe, 9/112) muhtevası içinde konumlanmak; ikincisi ise Ebû Zerr el-Gıfârî'nin (r.a.) hâlini taklit eden bir yaşayışın haberini -muhatabında bir rahmet temennisine vesile olması itibarıyla- nakletmektir.
Ayetin muhkemliği dikkate alındığında, manasını tayin için tefsir müracaatına ihtiyaç yoktur. Ebû Zerr hazretlerine gelince... Onun zühdü, dünyayı bütünüyle terk eden pasif bir kopuştan ziyade, ona kalben bağlanmamayı esas alan; infak ve adalet eksenli, dinamik bir ahlâkî tavırdır. Peygamber Alethisselam'ın sade hayatını derin bir içselleştirmeyle temellük eden Ebû Zerr, servetin temerküzüne değil tedavülüne vurgu yapmış; bilhassa "altın ve gümüşü yığıp infak etmeyenler"e yönelik ilahî ihtarı merkeze alarak, toplumsal eşitsizliklere karşı sarih bir eleştiri geliştirmiştir. Bu sebeple Hz. Osman devrinde idarecilerle ihtilafa düşmüş; nihayet gönderildiği Rebeze'de son derece mütevazı bir hayat sürerek vefat etmiştir. Böylelikle onun zühdü; yalnız bireysel takvâ değil, aynı zamanda kuvvetli bir ahlâk ve medeniyet tenkidi olarak temayüz etmiştir.
Bu tespitlere ilaveten, zikretmem gereken bir diğer husus da şahsî tanıklığımdır. Şöyle ki:
Molla Raşid Hocaefendi ile, hattat Sıtkı Çoban'ın evinde tertip edilen bir so hbet vesilesiyle tanıştırıldım. Yine Sıtkı Çoban'la birlikte İzmit'teki sohbet mekânına birkaç kez gittik. Bu mekân, onun apartmanlar arasında adeta sıkışıp kalmış, içinde yalnızca kitapların yer bulabildiği mütevazı gecekondusunun elli metre kadar ilerisindeki bir caminin avlusuydu. Tanıştığım günden itibaren, sohbetlerine iştirak etmeye gayret ettiğim on altı yıl boyunca, kıyafetini değiştirdiğine hiç şahit olmadım. Her daim tertemiz olan aynı ceket, aynı pantolon, aynı ayakkabı, aynı mintan ve aynı hırka ile gördüm onu.

4