Dalgalı denizlerde ekonomiyi rotada tutmak

Devlet destek versin ama nasıl: popülist talepler mi, yoksa uzun vadeli verimlilik mi seçmeliyiz?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, dış şoklar ve ekonomik dönüşümün karşısında devletin stratejik müdahalesi gerektiğini ancak bütçe kısıtları altında kamunun akıllı politikalarla hareket etmesi gerektiğini savunuyor. Temel argümanı, reel sektör ve hane halkının gerçekçi, yapıcı politika önerileriyle devleti yönlendirmesi gerektiğidir. Peki işçi yoğun sektörlerin ani dönüşümü beklemek adil midir, yoksa kademeli bir geçiş stratejisi devletin de sorumluluğu değil midir?

Son beş yılda riskler ve belirsizlikler oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Dış şoklar sıklaştı. Tüm bu şoklar ve dönüşümler, ekonomileri stres testine tabi tutuyor. Bu şokları ve dönüşümleri yönetmek için kamunun stratejik aklına ve etkin müdahalelerine gereksinim duyuluyor

Bu hafta IMF ve Dünya Bankası'nın Bahar Toplantıları gerçekleşti. Savaş ortamının ekonomileri sıkıştırmaya devam ettiği bu dönemde, toplantılardan küresel ekonominin gidişatına ilişkin verilecek sinyaller merakla bekleniyordu.
Toplantılardan çıkan açıklamalara ve kurumların raporlarına bakıldığında, ekonomilerin dış şoklara karşı kırılganlıklarını azaltması ve direncini güçlendirmesi meselelerinin ön plana çıktığı görülüyor. Geçen hafta ben de bu konuya değinmiştim. Bu haftaki yazıda konunun farklı bir boyutu ele alarak tartışmayı derinleştirmeyi amaçlıyorum.

STRATEJİK AKIL & ETKİN MÜDAHALE
Grafikten de görüleceği üzere, son beş yılda riskler ve belirsizlikler oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Dış şoklar sıklaştı. Bu şoklar yalnızca savaşlardan değil, aynı zamanda gümrük tarifeleri ve yaptırımlar gibi korumacı politikalardan da kaynaklanıyor. Bunun yanı sıra ekonomiler, yeşil dönüşüm ve yapay zekâ temelli dijital dönüşüm gibi meydan okumalarla karşı karşıyalar. Tüm bu şoklar ve dönüşümler, ekonomileri stres testine tabi tutuyor.
Bu şokları ve dönüşümleri yönetmek için kamunun stratejik aklına ve etkin müdahalelerine gereksinim duyuluyor. Ancak birçok ülkede kamunun hareket alanı dar. Dünya genelinde bütçe açıkları ve kamunun borç yükünde son yıllarda ciddi artışlar yaşandı. Birçok ülkede bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 3'ü aştı. IMF'in rakamlarına göre, toplam kamu borçlarının küresel gelire oranı yüzde 94 seviyesinde. Tahminler, 2029 itibarıyla bu oranın yüzde 100'e ulaşacağı yönünde.

Bir yanda kamudan reform ve politika adımları bekleniyor, diğer yanda devletlerin yeterli finansman alanı bulunmuyor. Jeopolitik şoklar ve politika belirsizlikleri nedeniyle uluslararası sermayenin gelişen ülkelere yönelik yatırım iştahı azalıyor, tahvil faizleri yükseliyor. Bu durum finansman meselesini daha da zorlaştırıyor. Ancak bu tablo karşısında 'o hâlde devlet geri çekilsin' demek çok da mümkün değil.
Kamunun yapması gereken, harcama kalemlerini gözden geçirip vergi tabanını adil biçimde genişleterek oluşturacağı finansman alanıyla hanelere ve şirketlere seçici biçimde destek olmaktır. Devletler, anlamsız ve sert bir kemer sıkmaya değil, kaynaklarını daha verimli ve stratejik kullanmaya yönelmeli.

KAMUYU DOĞRU YÖNLENDİRMEK SONUÇ ÜRETİR
Hanelerin, şirketlerin ve STK'ların kamuyu doğru biçimde yönlendirmesi elzem. Haneleri ilgilendiren bir kamu politikası gündeme geldiğinde, popülist taleplerden uzaklaşılmalı. Yaşam standartlarını geçici değil, uzun vadede kalıcı biçimde iyileştirecek önerilerle devlete başvurulmalı.
Benzer bir eğilim reel sektör için de geçerli. Artan finansman maliyetleri ve TL'deki reel değerlenme, Türkiye'de emek yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflattı. İhracatçı şirketler yeni kredi paketleri ve TL'nin değer kaybetmesini talep ediyor. Ancak bu öneriler enflasyonla mücadeleyle çelişiyor. Ekonomi yönetimi, şirketlerin rekabet gücünü yüksek kur üzerinden değil, verimlilik ve inovasyon yoluyla sağlamalarını bekliyor. Hatta iş insanlarına, yatırımlarını gerileyen sektörlerden yükselişte olan alanlara kaydırmaları öneriliyor.
Elbette ekonomik gelişme için sektörel değişim ve dönüşümler gereklidir. Bununla birlikte, Gaziantep'te halı üreten bir şirketin yatırımlarını mikroçip üretimine kaydırmasını ya da Denizli'de emek yoğun yöntemlerle havlu üreten bir şirketin bir anda otomasyona geçmesini beklemek gerçekçi olmaz. Değişim ve dönüşümler zaman alan ve maliyetli süreçlerdir. Emek yoğun sektörlerdeki sermaye birikimini ve ihracat kapasitesini bir çırpıda harcarsak yüksek teknolojili sektörlere geçişi sağlıklı biçimde yönetemeyiz.