Üç ''Usta'' Eksilirken Ülkemden
Kültürü ve aydınları unutturan şehir, sanatçıları ve yazarları köşelere ittiğinde, kim onu hatırlayacak?
Yazar, ölüm haberlerinden hareketle Metin Hasırcı ve Hüsrev Hatemi gibi İstanbullı aydınlarının şehrin dönüşümü ve turizm çerçevelenmesiyle kaybolmasını sorguluyor. Metin Hasırcı'nın Sultanbeyli'deki inşaat işçilerinin sorgusu üzerinden, kültürümüzün talana açılması ve aydınların bu değişimde nasıl marjinalleştirildiğini vurguluyor. Peki, bir şehrin eski dokusunu hatırlayan ve yazan insanları kaybettiğinde, bu çözülme sadece fiziksel midir yoksa kolektif bellek mi yok olur?
SOYADI TEVAZUSUNUN TESCİLİYDİ
Bildiğim tanıdığım veya aşina olduğum insanlarımızın ölüm haberlerini duyduğumda Yunus'umuzun "Bir garip ölmüş diyeler" ilanındaki hüzün alıştırdığı acılığıyla ve dar vakitlere erdik duygusuyla gelir çöker içime.
Metin Hasırcı ağabey ve Hüsrev Hatemi hocanın vefatlarında da bu yalnızlık ve ıssızlık duygularımı peşpeşe yaşarken, şair Uşaklıgil'in denize hasretini başındaki göklerle gidermesine eş bir reçete de yoktu bende.
İstanbul çocuğu olmasına çok sevinmiştim Metin Hasırcı ağabeyi ilk tanıdığımda. Yerelliklerini, bölgeselliklerini illa yansıtmak zorunda olmak kanaatindeki arkadaşlarımın yormalarından açıkçası çok usanıyordum. Taşrada, İstanbullu yazar hikayeleri ve romanlarıyla büyümüştüm; Çukurovalıları tercih eden sınıf arkadaşlarımın aksine.
Süleymaniye'de doğduğu bilgisi var, tanıtım yazılarında. Yedikule'de oturduklarını, Haseki Hastanesi'nin arka sokağında teyzesinin oturduğunu anlattığında, benim de evim o mahalledeydi.
''Sabahleyin bir atlı asker, yedeğindeki bir atla teyzemin evine gelir, subay oğlu o ata biner, Rami Kışlasına giderdi.''
Metin Hasırcı ağabeyin Cağaloğlu'ndaki Çifte Saraylar Gazinosunda gazoz sattığını, Samatya'daki lokallerde İsmail Dümbüllü oyunları izlediğini çocukluk hafızasından bana anlatmasını buraya yazmamın eski İstanbul hayatı çağrışımlarının ötesinde bir sebebi var.
Sultanbeyli'de oturuyordu. Seyrekleşen görüşmelerimizin birinde, yaşadığı hasreti, adını koymadan ve siz sakın alınmayın üzülmeyin frekansında anlatmasını da aktarmalıyım.
Sokağındaki bir inşaatta çalışanlar onun sohbetinden İstanbul çocuğu olduğunu anladıklarında, isyanlarını, "Ağbi sen niye buralardasın" sorgulamasında göstermişler.
Kültürümüz mekanlarıyla ve üretim malzemeleriyle talana açılırken ya da turizm ruhsatlıya dönüştürülürken, (türkülerimizde alem sever diye vurgulanan) okur, yazarlarımızın kenarlarda, köşelerde kaybolmalarına (Amelelerimiz kadar dahi) gel de yanma!
Yazacak adam bulalım, yazar yetiştirelim telaşının zirve yaptığı 40'lı yılların çocuğu Metin Hasırcı ağabeye rahmet dileyelim ve Hüsrev Hatemi hocamızı da yazmaya çalışalım.
BİNBİR GECE MASALLARINDAN KALANDI
Nevi şahsına münhasır tabiri gelirdi insanlarına aklına, TV ekranlarındaki halini gördüklerinde. Türkçesinin güzelliği, sesinin tonu, ikizi ve kökeninin özelliğiyle bir sempati uyandırırdı.
Prof. Dr. Hüseyin Hatemi hocayı "Mensubu olduğu tıp biliminin gereği olan feragat, özveri, sevgi ve saygı erdemlerine bağlı sanatçı bir kimliği de olan bir hekim" olarak anlatırken, "Bu sanatçı kimlik, öncelikle şair kimliğini içkin olmakla birlikte, bir aydın kimliğini de temsil etmektedir. Fakat bu aydın kimlik, önyargılardan kaçınan, ilgili olan bilgi alanlarının sorunlarına, tarihine, işlevine, amacına uygun bir donanıma gerek duyan bir kimlik olarak Hüsrev Hatemi de kendini göstermiştir." Tespitiyle de tarihi konumunu kaydeden İsmail Kıllıoğlu hocamdadır söz.
(Hüsrev Hatemi için – İsmail Kıllıoğlu – 08.04.2026 – Millî Gazete)
Cerrahpaşa'da yakınında duran ve hizmetinde bulunan Muzaffer Solak ile Levent metrosuyla gittik, Hüsrev Hatemi hocayı son yolculuğuna uğurlayacağımız Barbaros Hayrettin Paşa Camiine.
Havadaki helikopterleri ve yollardaki polis bariyerlerini görünce "Galiba Sayın Cumhurbaşkanı teşrif edecekler" tahminine katılmadım arkadaşımın; öyle bir hazırlık ve ihtimal olsa da.
Sade ve sakin bir havada kılınan namazdan sonra yakınları ve sevenleriyle Zincirlikuyu'ya uğurladığımız Hüsrev Hatemi hocamıza da rahmetler dilerken, bir başka çınarımızı, Prof. Dr. İlber Ortayı hocamızı da yazmaya çalışalım zihnimizdeki iz düşümüyle.
KÜRSÜLERİNE VAAZ KÜRSÜSÜNÜ DE EKLEYEN TARİHÇİ
Dolmabahçe Sarayı salonlarından birinde yapılacağı duyurulan bir edebiyat toplantısına dinleyici olarak katılma imkânım olmuştu. Saat kulesinin oradan Saray avlusuna girerken önümdeydi İlber Ortaylı hoca.
Salonun yerini tarif eden kapı görevlilerine sinirlenir gibi olmuştu. Yan yana yürürken, sürekli konuştu; toplantının yer ve zaman uyumsuzluğu üzerine.
Salon, Akaretler Yokuşunun karşısına düşen sonradan ilave müştemilatın içindeydi. Konu ise Türk romancılığı üzerineydi.

5