Yazar, ariflerin dünyayı maddi görünüşüyle değil, manevî hakikatiyle gördüğünü ve bunun için 'basiret' adı verilen özü görme yetisine ulaşması gerektiğini savunur. Bu iddiayı, insanların eşyalara verdikleri isimlerin hakikatı gözlemlediklerini söyleyerek destekler. Ancak yazar, bu manevi görüşe erişmek için mürşid rehberliği gereken bir yolculuğu anlatırken, bu rehberliğin insanı olağanüstü mucizeler yerine 'güzel düşünmeye' öğreteceğini söylüyor; bu, dünyada gerçek değişim sağlayabilir mi?
"Bize, arif olmanın yollarından birini söyler misin" diye sorduk. Söyledi. Bu, odur.
"Ariflerin bütün ilgileri Mevlalarına adanmıştır, Mevlalarına dönüktür" demiştir bir güzel adam.
Bu şu demektir ki herkes kendi gözüyle baktığı için kendi gözüyle görür. Arifler ise kendi gözlerini kullanmazlar zira gözlerinin kendilerine ait olmadığını bilirler. Esasta onlar Hakk'ın kendilerine öğrettiği bir bakışla donanmışlardır ki bu bakış onları bir başka görme biçimine eriştirir.
Esasen arif, bir kez vuslata erdiğinde onun için artık o vuslattan dönüş yoktur. Bazen şevke gelip bazen tembellik etmek, bazen nefsinin yahut karşısındakinin rızasını gözetmek onun için olacak iş değildir. O bir kez gözlerini verip bakmayı satın almıştır ve onun için geriye kalan tek rıza biçimi Allah'ın rızasıdır.
Şurasını da düşün ki esasen seninle bir arifi birbirinden ayıran bir çizgi vardır. Sen halkla konuşurken halkla konuşursun. Arif ise halkla konuşurken de Hak ile konuşmaktadır.
Bunu şuradan anla ki Efendimiz (s.a.v.), adı kutlu Cebrail ile konuşurdu. Dışarıdan bakan Efendimiz (s.a.v.)'i, ashab-ı güzinden biriyle bir kenara çekilmiş de onunla konuşur zannederdi. Oysa esasta O (s.a.v.), o esnada adı kutlu Cebrail ile konuşuyor olurdu. Arifin konuşması da buna benzer. Sen onu seninle konuşur zannedersin ama o esasta seninle konuşmamakta, konuşmaya tek layık olanla konuşmaktadır. Anlayana ince meseledir. Yazan anlamaz. Anlayan yazmaz. Konuşan bilmez. Bilen konuşmaz.
Diyeceğim odur ki arifin alışverişi bildiğin matematiğin dışındadır. Arif olan almak için vermez. Vermek için de almaz. Verdiğinin karşılığında aldığı başkadır, aldığının karşısında verdiği başkadır. Ballar balını bulunca kovanının yağma olmasına izin verir arif.
Hatırla. Kur'an-ı Kerim "kalb-i selim"den söz etmektedir. Selamete erişmiş, karayı görmüş, kulaç atıp karaya çıkmış kalp. Olana razı, olmayana zaten razı kalp. Olanın olduğunu bilen, olacak olanın da olduğunu bilen kalp.
İyi düşün ki kalbi "selim" olan içinde başkasına kin, adavet, kibir, düşmanlık besleyemez. O kalpte kin de olabilemez, düşmanlık da.
Kalp "selim" olunca göz de görmeye başlar. İşte buna da "basiret" derler efendi. Baktığının önünü gördüğü gibi arkasını da, dışını gördüğü gibi içini de gören bir görüş.
Basiret arife eşyanın hakikatinin kapısını da açar. Maddi varlıkların, yani her biri fani olanların hakikati basiretle serilir arifin önüne.

7