Selamsız ve sevgisiz bireylere dönüşürken...

Necip Fazıl'ın mısralarından Mekke'deki bir Amerikalı-Pakistanlı kadının hikayesine: insanlar birbirini tanımaktan kaçtıkça, iman etmiş oluyor muyuz gerçekten?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, edebiyatın ölüm, aidiyet ve karşılaşma üzerine sunduğu tasavvurlarla, yurt dışında yaşayan farklı kültürlerden insanların içtenlikle bağlanma hikayesini karşılaştırır. Türklerin birbirini sevme kapasitesinin gittikçe azalması sebebini, kendimizle meşgul ama kendimizi göremeyen bir hale dönüşmede görür. İçimizi açan bu tür karşılaşmaların artması mı, yoksa küresel mobilite herkesi aynı yalnızlığa mı mahkûm ediyor?

İlk gençlik yıllarında okuna okuna ezbere alınmış mısralar, ahir ömürde anlamın yol haritası, anlamın iksiri, anlamın tertipleyicisi oluyor.

Ne hasta bekler sabahı/ Ne taze ölüyü mezar/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar.

Necip Fazıl'ın "Beklenen" şiiriniilk gençlik yıllarında okurken "Ne de şeytan bir günahı" mısraındadururdum.

Yaş kemâle erince"Ne taze ölüyü mezar" mısraında durmaya başladım.Topraktan gelip toprağa gidişin güzergâhı ve insanın aidiyet zincirinin, başladığı yerde bitişi... Doğarken bekleniyoruz. Giderken de bekleniyor olmak, bilmem neden, bana teselli gibi gelmeye başladı.

28 Ekim'de babamın gitmiyor gibi gidişinden 16 gün sonra Hicaz yoluna düşünce, her zaman bana eşlik eden "hava alanı yalnızlığı" bu defa taze ölüyü bekleyen mezar imgesi ile yer değiştirdi.

Babamın ardından bir teselli olarak sığındığım umre ziyaretinde babam sanki hac anılarıyla hep bizimleydi. MeselaMedine'de Pakistan asıllı bir zat ile sanki kâlûbelâ'dan bu yana tanışıyorlarmış da bu tanışıklığı hiç unutmamışçasına musafahalaşmalarını anlattığı sahne.

Babamın tekrar tekrar anlattığı bu sahneyi her defasında aynı duygu ile yorumlamış, Arapçanın yurdunda Arapça iletişim kurabildiğinden babam için bu sahne unutulmaz olmuştu herhalde, diye düşünmüştüm. Böyle düşünmemim sebebi şu:Yıllar önce babamın çalıştığışirketin yetkilisi gelmişti Arabistan'dan. Müdürler iletişim kuramayınca babamın Arapçasından medet ummuşlardı. Babam dini bütün bir şahıs ile tanıştığını zannederken karşısındaki kişinin, oldukça kibirli, üstelik en iyi barların nerede olduğunu soracak kadar dindenuzak oluşu babamı üzmüştü. 1970'lerin sonlarından bahsediyorum.

Geçmiş daima bugünden geriye bütünlenir, tanzim edilir, renklenir ya da solar. Babamın Pakistan asıllı beyefendi ile tanıştığı, anlaştığı sahnenin bir benzerine kızım aracılığı ile tanık oldum bu defa.

Aşırı kalabalıktan Kâbe-i Şerif'e yetişemeyeceğimizi anlayınca ezan vakti otellerin bahçelerine açılan yaygıların üzerinde imama uymak için beklemeye başladık. Ezana sadece birkaç dakika var. Durduğumuz noktada adının Azra olduğunu öğreneceğimiz mavi gözlü, beyaz tenli, yetmiş yaşlarında Amerikalı bir hanım ile kızım konuşmaya başladı. Namaz bitti, tekrar konuşuyorlar. Sözü söze ekleyerek. Ayaküstü telefon numaraları alındı, otel bilgileri paylaşıldı. Aynı otel. Azra Hanım kızımın elini sıkı sıkı tutup musafahalışırkenta gözünün içine bakarak gönülden davet ediyor Amerika'ya. Houston'da yaşadığını, evinin çok müsait olduğunu ve ailecek misafir edebileceğini söyleyerek bana bakıyor. Konuşmalara katılacak durumda değilim. Tebessüm ile karşılıyorum bana yöneltilmiş her cümleyi.

Amerikalı Azra Hanım'ın esasında Pakistan asıllı olduğunu, on yedi yaşında eşi ile evlenmek için ABD'ye geldiğini öğrendiğim an, babamın o unutamadığı hatırası tekrar geliyor.