İspatın Gölgesinde Yiten İman!
Tanrı'yı mantıkla kanıtlamaya çalışmak, hakikati öldürmek midir yoksa imanın temelini sağlamlaştırmak mıdır?
Yazar, modern dinde mantıksal kanıtlara aşırı bağımlılığın imanı zayıflatıp "delil fetişizmi"ne dönüştüğünü savunuyor. Akılın putlaştırılmasını ve sonsuzun sonlunun kalıplarına hapsedilmesini eleştirerek, gerçek inanç için aklın susması ve kalbin "yakîn" (içsel sükûnet) bulması gerektiğini iddia ediyor. Ancak imanı mantıksal temelden arındırmak, onu duygusal relativizme mi açıyor?
İnsan, varlığın sırrına talip bir halife olarak gönderildiği bu yeryüzü serüveninde, ne yazık ki keşfetmenin o sancılı ama kutlu yolundan sapmış; reddetmenin, yok saymanın o konforlu fakat kısır döngüsüne evrilmiştir. Merakın yerini şüphe, hayretin yerini ise inkâr almıştır. Oysa Allah'ı inkâr etmek, mutlak varlığı yok saymaya çalışmaktır ki bu, insanın kendi zihninde giriştiği, asla nihayete erdiremeyeceği beyhude bir savaştır. Tıpkı Sisifos'un o ağır kayayı dağın zirvesine taşıyıp her defasında kayanın tekrar aşağı yuvarlanmasını izlemesi gibi, inkârcı da her reddedişinde ruhundaki boşluğun kayasını sırtlanır. Sapmış akıl her defasında bir inkâr zirvesi inşa eder, ancak fıtratın sesi o kayayı hep başladığı yere, o derin mutlakiyet ihtiyacına geri yuvarlar. Neticede inkâr, sonuçsuz bir eylemin ebedi hamallığı olmaktan öteye geçemez...
- AKLIN SINIRLARI VE DELİL TAASSUBUNe var ki, modern çağın trajedisi yalnızca inkârcıların Sisifos-vari çabalarından ibaret değildir; asıl trajedi, inananların da aynı rasyonel bataklığa saplanmış olmalarıdır. Allah'ın varlığını akli delillerle ispat etmeye girişmek, sonsuz ve müteal (aşkın) olanı, sonlu ve kusurlu olan insan aklının dar kalıplarına hapsetmeye çalışmaktır. Günümüzde birçok din âliminin/âlim görünümlü din istismarcılarının düştüğü bu tuzak, tam anlamıyla bir "delil fetişizmi" ve kanıtlama totemciliğidir.
Sonsuz olan, sonlu olanın icat ettiği bir kıyasla kanıtlanamaz. Yaratıcıyı, laboratuvardaki bir deney nesnesi yahut felsefi bir denklemin "x" değişkeni gibi ele alıp ispat etmeye çalışmak, varlık hiyerarşisini tersyüz etmektir. Bu, Yaratanın azametine karşı girişilen entelektüel (!) bir edepsizliktir. Aklın görevi hakikati inşa etmek değil, hakikatin önündeki perdeleri aralamaktır. Ancak aklı mutlaklaştırıp onu bir puta dönüştürenler, kendi zihinlerinin sınırlarını Tanrı'nın sınırları sanma gafletine düşerler.
- "LÂ" DERYASINDA BOĞULANLARTevhidin sırrı "Lâ ilâhe illallah" cümlesinde gizlidir. "Lâ" (hayır/yoktur) bir inkâr ve temizlik makamıdır; zihin ve gönülde mesken tutmuş sahte putların/ilahların yıkılışıdır. Akıl bu aşamada işlevseldir, putları kırar. Fakat aklın menzili buraya kadardır.
Yaratanı yalnızca aklî deliller ile ispata girişenler, "Lâ" deryasının fırtınalı sularında çırpınan, ancak "İllâ" (ancak/sadece) kıyısının o dingin ve mutlak sükûnetine asla çıkamayanlardır.
Çünkü "İllâ" makamı aklın değil, kalbin ve ruhun menzilidir. O kıyıya mantık yürütmeyle değil, teslimiyetle varılır. "Lâ" deryasında sadece yüzme bilmek (akıl yürütmek) yetmez; o deryayı aşmak için rüzgâra (ilahi lütfe) ve bir pusulaya (aşka) ihtiyaç vardır.
- İSPATIN ÖLDÜRDÜĞÜ İNANÇİman, insan içine ikna, münazara veya mantıksal ispat usulleriyle yerleşmez. Aksine, inancını sürekli olarak mantıksal kanıtların pamuk ipliğine bağlayan insan, en büyük tehlikeyle karşı karşıyadır. İnancını dışsal kanıtlarla ayakta tutmaya çalışan kişi, zamanla inandığı şeye (Allah'a) değil, o inancı destekleyen kanıta/delile inanmaya başlar.
Dostoyevski'nin tespitiyle; "İnanırsa inandığına inanmaz, inanmazsa inanmadığına inanmaz." Çünkü temeli dışsal bir kanıt olan inanç, o kanıtın çürümesiyle yerle yeksan olmaya mahkûmdur. Kelamî veya felsefi bir argüman çürütüldüğünde, o argümana yaslanan Tanrı tasavvuru da çöker. İşte bugün, dindar çevrelerde yetişip de sonrasında inancını yitirenlerin çoğunun yaşadığı kriz budur. Onlar inançlarını kaybetmediler; sadece inançlarını üzerine inşa ettikleri yetersiz mantıksal sütunlar yıkıldı. İnanmak için aşırıya kaçmış kanıt gereksinimleri; imanın o saf, kalbî, teslimiyetçi ve kuşatıcı ruhunu boğarak öldürmüştür.
- HAKİKATİN SÜKÛNETİ: YAKÎNPeki, kanıt yoksa geriye ne kalır Geriye, aklın gürültüsünü susturan o muazzam hakikat, yani "Yakîn" kalır.
İnanç, dışarıdan içeriye doğru zorlanarak sokulan bir bilgi kümesi değil; içeriden dışarıya doğru taşan bir olma halidir. İlmel yakîn (bilgiyle bilme) ve aynel yakîn (görerek bilme) aşamalarını geçip hakkel yakîn (bizzat yaşayarak, o hakikatle bütünleşerek bilme) sırrına eren insan için artık ispat, anlamsız bir kelime oyunundan ibarettir.

6