Yazar, Risale-i Nur geleneğinde ferâgat (vazgeçme) anlayışını, maddi ve manevî tüm arzulardan kurtularak Allah rızasına ulaşmanın yolu olarak sunar. Bu iddiayı, Bediüzzaman'ın yaşadığı örnek ve talebelerinin tarih boyunca gösterdiği sarsılmaz duruş üzerinden temellendiriyor. Ancak bireysel ilham ve toplumsal direniş arasındaki ilişki gerçekten bu kadar doğrusal mıdır, yoksa yazı ferâgat idealiyle pratik hayat arasındaki gerilimi görmezden mi geliyor?
Risale-i Nur'da ferâgat mesleği, sadece dünyevî lezzetlerden vazgeçmek değil, aynı zamanda nefsin her türlü istek ve enâniyetinden, dünyevî makam hatta şahsî ve manevî kemâlât arzusundan bile vazgeçip, ömrünü tamamen Kur'ân ve iman hizmetine hasr-ı nazar etmektir.
Ferâgat Nedir
Lügat manasıyla ferâgat; bir haktan kendi isteğiyle vaz geçmek, el çekmek ve fedakârlık yapmak anlamına gelir. Ancak Risale-i Nur zaviyesinden bakılacak olursa, 'ihlâs-ı tamme' ile birleşerek çok daha derin bir mana kazanır. Bu, insanın enâniyetini 'bir buz parçası' hükmünde görüp, o buz parçasını Kur'ân hizmetinin ortak havuzunda eritmesidir.
Şahsî menfaatten ve makamdan ferâgat
Risale-i Nur talebeliğinin en mümeyyiz vasfı, hizmeti hiçbir dünyevî makama veya maddî çıkara alet etmemektir. Bediüzzaman, "Beni dünyaya çağırma, Ona geldim fenâ gördüm."1 ifadesiyle 'Dünya bizi çağırıyor, fakat biz ona bakmıyoruz' manasını bizzat yaşayarak, talebelerine en büyük kuvvetin iktisad ve kanaatle gelen ferâgat olduğunu göstermiştir. Şu iki nokta Nur Talebelerinin çok önemli şahsî menfaatten ve makamdan ferâgat düsturu olarak görülebilir.
İstiğna Düsturu: Kimseden dünyevî bir beklentiye girmeden hediye ve sadaka almamak, ferâgat mesleğinin maddî zırhıdır. ünkü hiçbir dünyevî menfaati hizmetinde niyet etmemek bu mesleğin zarûretidir.
Şöhret ve hubb-u cah (makam sevgisi): Bu meslekte tarihlere şan ve şöhret ile geçmek ve maddî-manevî makamları istemek manevî birer zehir olarak görülür; ferâgat, bu sahte, fânî ve muvakkat makamları elinin tersiyle itmektir.
Manevî hazlardan ve kemalattan ferâgat
Bu ferâgat Risale-i Nur mesleğinin en sarsıcı ve en mühim kısmıdır. Bediüzzaman'a göre, bir mü'min sadece Cehennem korkusu veya Cennet arzusuyla değil, sırf Allah rızası için hareket etmelidir. Hatta daha ileri giderek, "Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım"2 diyerek, şahsî ve manevî kurtuluşunu dahi cemiyetin imanı namına feda edebilmeyi esas tutar.
"Ben"den "biz"e geçiş: Şahs-ı manevî
Ferâgat, enâniyeti terk etmektir. Risale-i Nur'da "zaman cemaat zamanıdır" tespitiyle, ferdî kahramanlıklar yerine şahs-ı manevî ön plana çıkarılır. Bu hizmette; kendi meziyetlerini kardeşlerinin meziyetlerinde görmek; gıpta damarını öldürüp, bir kardeşinin faziletini kendisi yapmış gibi kabul etmek; fânî şahsiyetini, bâkî olan hakikatler içinde eritmek esastır.

7