"Çok geçmeden onları getirip geri bildirimde bulunduğunda kuşlar kadar hafiflemiştim..."
Van'ın Özalp ilçesinde görev yaptığım o ilk yıllardı. Henüz mesleğinin baharında, heyecan dolu bir Kur'ân kursu öğreticisiydim. İnsanlara yüce kitabımızı öğretiyor, dinî dersler veriyor; bir yandan da onlara "rehberlik edebilmek" adına kendi ilim heybemi doldurmaya çalışıyordum. Lise ve üniversite yıllarımda Ehl-i sünnet çizgisindeki sağlam eserlerle hemhâl olmuştum. Ancak o dönemlerde, mesleki açıdan faydalı olacağını düşünerek, tabiri caizse "eline ne geçerse okuyan" biri hâline gelmiştim...
İşte bu düşünceyle, Özalp'ta düzenlenen bir sergiden birkaç ciltlik bir dinî eser almıştım. Bir süre sonra tayinim Muş'un Malazgirt ilçesine çıktı ve kitabı orada okumaya niyetlendim. Fakat daha ilk satırlarda içimi tarifi imkânsız bir kasvet kapladı. Meğer elimdeki kitap Ehl-i sünnet hassasiyeti olmayan bir yayınevinin elinde âdeta tanınmaz hâle gelmişti. Hatta eser, iftiraya varan insafsızca yorumlarla kirletilmişti. Okudukça tüylerim diken diken oluyor, bu şerre ortak olduğum düşüncesiyle içim içimi yiyordu. Daha fazla devam etmeye ne gönlüm ne de vicdanım el verdi. O an anladım ki; asıl mesele çok kitap okumak değil, doğru kitabı çok okumaktı...
Malazgirt'te düzenlenen bir sergiye katkı olsun diyerek bu kitabı teşhir masasına koydum. Kitap anında satıldı. Ama içime de bir sızı düştü. Alan kişiye iyilik mi olmuştu kötülük mü Son pişmanlık da fayda etmiyordu. Alan kişi kalabalığın içinde kaybolup gitmişti.
Aradan dört yıl geçti. Artık memleketim Van'da görev yapıyordum ama o günkü pişmanlığım hâlâ kor gibi sıcaktı... Bir gün ders çıkışı telefonum çaldı. Arayan, Malazgirt'teki eski bir talebemdi. Hâl hatır sonrası durumu anlattı. O kitapla ilgili ikilemde kaldığını söyledi. O an gözyaşlarım sel oldu, sesim boğazımda düğümlendi. Meğer o gün kitabı alan kişi, bir sonraki yıl kursumuza kayıt yaptıran, okumaya sevdalı en gözde talebemmiş. Hemen durumu izah ettim yanlışlığı belirttim. Üzerimden dağlar kadar yük kalkmıştı...

3