Burgazada'ya uğrayacak vapuru beklerken Güngör Güven'in başına ne gelmiş olabileceğini düşünüyordum. Güngör Güven '28 doğumlu bir doktordu, dört yıl Kansas City'de anestezi ihtisâsı yapmış, yurda dönünceyse Amerikan Hastahânesi'nde çalışmaya başlamıştı. Nurten Hanım ile evliliğinden biri on iki yaşında, diğeriyse sekiz yaşında iki çocuğu vardı. Doktorun en büyük tutkusuysa Tuzla burnunun iki yüz metre kadar açığındaki kayalıkta zıpkınla sinarit avlanmaktı. Kendisi oraya Kambur Kenan denen balıkçı Kenan Akdeniz'in sandalını kirâlayarak gidiyordu. Kambur Kenan 5 Temmuz 1967 günü de doktoru ve çocuklarını sandalına alıp bugün "Doktorun Kayası" olarak isimlendirilen mahale götürmüş.
Güngör Güven saat 13.30 sularında suya dalar. Ancak bir süre sonra kabarcıklar kesilir ve denizin üstüne kan yayılır. Kanbur Kenan doktorun başına bir iş geldiğini anlayınca derhâl yardım istemiş, usta dalgıçlar da gelip hemen doktoru aramaya başlamışlar. Onlardan biri Rahmi Koç'tur. Ne var ki, sadece üzerinde üç diş izi bulunan bir başparmak, dört parmaklı bir el, hortumu kopmuş sarı renkli bir dalış tüpü, zıpkın ve bir dalgıç giysinin göğüs kısmından parça bulabilmişler. Doktor ise, maalesef yoktur!
Cumhuriyet gazetesi 7 Temmuz 1967 günü ilk sayfasına "Tuzla açıklarında bir fâcia, köpekbalıkları bir doktoru parçaladı" başlığını atıyor. Haberi gazetesine geçense Cumhuriyet'in yeni muhabiri Zeynep Avcı'dır. Bu gazeteciyi bizden sonraki kuşaklar hikâye ve oyun yazarı olarak tanıyacaktır.
Doktorun başına ne geldiği tam olarak bilinmiyor, onu bir büyük beyazın yediği baskın düşüncedir. Oysa, Marmara'nın saldırgan köpekbalıklarının elli altmış metre dipten yukarıya pek çıkmadıklarına emîniz. Peki, yukarıda görülenleri olmuş mudur Elbette. Ancak, kırk yılda bir dersek, yalan olmaz. Bunu da 16'ncı yüzyılın büyük şehir tarihçisi Petrus Gyllius'dan beri biliyoruz. İsterseniz biraz daha yakına gelelim, 1881'de Boğaz'da biri dört metre diğeriyse dört metre yetmiş santim boyunda iki büyük beyaz kayıtlara geçiyor. '16'da bizim yakanın Salistra Dalyanı'nda, yani Fenerbahçe ile Çiftehavuzlar arasında, sekiz metre boyunda bir büyük beyaz, '20'deyse Büyükada iskelesinin yakınında beş metrelik, Sedefadası'nda da dört metre altmış beş santimlik büyük beyazlar haber oluyor. '26'da Yakup Kaptan ve Kalkanzâde İbrahim Kaptan Prens Adaları'nın açıklarında beş metrelik, aynı yıl Kiryako Reis de Büyükada'nın Aya Nikola mevkiindeki kayalıklarda dört metrelik büyük beyaz yakalıyorlar. Benim aklımda bir de '54'te Tuzla'da yakalanan dört buçuk metre boyundaki büyük beyaz kalmış.
Marmara'nın saldırgan köpekbalıklarının foklara geldiğine inanılıyor. '70'li yılların başlarında foklar yok oldu. Saldırgan büyük beyazların Marmara'da kaybolması da aynı yıllara tekabül ediyor. Kınalıada ile Bostancı arasındaki Vordonos Adaları batığında '70 ile '75 arasında hemen her yaz günü gördüğüm küçük köpekbalıklarıysa asla saldırgan değillerdi. Bostancı'nın balıkçı reisleri ufaklıkların orada sinarit için dolaştıklarını söylerdi. Sinaritlerin kayalıklarda, sığlıklarda ve batıklarda yuva yaptığını muhakkak biliyorsunuzdur, en fazla da Burgazada'nın ve Kınalıada'nın arkasındaki Sivriada-Yassıada hattında ve Tuzla burnunun açığındaki adacıklarda çıkartılıyordu. Burgazadalı Sait Faik'in onların üstüne nefis mi nefis bir hikâyesi var, "Sinağrit Baba", boşuna aramayın, bu hikâyeyi üstâdın "Mahalle Kahvesi" isimli kitabının içinde bulacağınızı söyleyip de gaz keseyim.
Büyükada'nın ve Heybeliada'nın aksine Burgazada'nın restoranlarınlarıyla aram pek iyi olmadı, altı yedi yıl kadar önce Vedat Milör'ün başına gelenlerden sonraysa Yalı Caddesi'ne hiç sapmadım. Ama, Burgazada'ya gelmişken Arif İzzet Atik'in Çarşı Caddesi'nde 18 numaradaki Roma Dondurmacısı'nın sakızlı ve karadutlu dondurmasını yemeden olmaz. Aklımda yanlış kalmadıysa, Arif İzzet dondurmacılığı '56'dan beri yapıyormuş. Bir defasında sakızı Sakızadası'ndan, karadutu ise Tire'den getirttiğini söylemişti. İlk durağım Gezinti yolu Caddesi ile Cami Sokak'ın kesiştiği iki buçuk odalı evdir, orada yazları Gülper Refiğ yaşıyor, eşimle bir iki defa Gülper Hanım'ın misâfiri olmuştuk, Kıbrıs'taki dairelerini satınca orayı almışlar. Gülper Hanım hemen her fırsatta merhûm Halit Refiğ'in Burgazada'da çocukluğuna kavuştuğunu dile getiriyordu.
Gülper Refiğ'in az yukarısında, bugünkü Gönüllü Caddesi'nin 61 numarasında, '71 ile '75 arasında defalarca gittiğimiz Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın ahşap köşkü vardı. Pafta 5, ada 30, parsel 3'te. Köşkün tapusu 2 Temmuz 137 günü Ayşe Güvenç ismine düzenlenmiş. Vefâtından sonra köşkün mülkiyeti 18 Nisan 1951 günü oğulları İbrahim Behiç Güvenç'e ve Sadık Fikret Güvenç'e intikal ediyor. Onlardan da satış yoluyla 12 Haziran 1957 günü Türkiye Öğretmen Dernekleri Millî Federasyonu'na, 28 Kasım 1970 günüyse Türkiye Öğretmenler Sendikası'na geçiyor. '91'de yıkılıp dışı ahşap kaplama bir kâgir olarak yeniden inşâ edildi. Ancak bu yeni binâ anılarımdaki ahşap kadar sevimli değil, bu yüzden ne zaman Burgazada'ya gitsem, görmemek için hep başımı denize doğru çeviriyorum.
Burgazada'ya gelmişken Çayır Aralığı Sokağı'ndaki 15 numaraya uğramadan olmaz. Pafta 2, ada 13, parsel 8'de. Şimdilerde Sait Faik Abasıyanık Müzesi olarak biliniyor, muhtemelen 19'uncu yüzyılın sonlarına doğru inşâ edilmiş, kâgir bodrum üstüne iki buçuk ahşap kat, ilk sâhibi Doktor Spanudis'miş, Sait Faik'in pederi orayı 15 Kasım 1937 günü satın almışsa da, maalesef bir sonraki yıl Mehmed Faik Bey yakalandığı ağır bronşitten kurtulamamıştır. Makbule Hanım ve Sait Faik ise köşke bir süre sadece yazları gelir, kışlarıysa Kırağı Sokak'taki İkbal Apartmanı'nda geçirirler. Sokak Osmanbey'de, orayı sakın ha Kırağı Sokak olarak aramayın, bulamazsınız, çünkü ismi Nakiye Elgün Sokak olarak değiştirildi. '45'te Sait Faik hastalanır, bunun üzerine Fikret Ürgüp'ün tavsiyesiyle, ana oğul Burgazada'ya temelli geçerler. Huzursuz bir adam olmasına rağmen, peşinde iki köpek, biri siyah, sadece göğsü beyaz, diğeriyse bembeyaz, adada dolanıp durur. En fazla da Neandros'a bakan tepeye çıkarmış. Ancak Sait annesi Makbule Hanım'dan çok korkuyordur, onun söylediği saatte evde olmaya çalıştığıysa artık edebiyat tarihimizin bir hakikatidir. Tamam, üstâdımız adada balığa çıkmış, denize girmiştir ama iyi bir yüzücü olduğu söylenemez, boyunu aşacak bir derinliğe kadar asla gitmemiştir. Bunun da doğma büyüme adalı arkadaşlarına hep makara çektirttiğini bize Orhan Tuncer anlatmıştı.

15