Tuhaf olan şuydu; 1970'lerin sonlarında dünyâya bakan meraklı bir çift göz Sovyetler'in kazanacağına hükmedebilirdi. Halbuki bir on sene içinde gümbürdeyen onlar oldu. Bu hâdise neoconları iyiden iyiye azdırdı. 1989'da Reagan devri sona erdi. O sene Duvar yıkıldı. İki sene sonra ise Sovyetler Birliği târihe gömüldü.
Yeni Başkan Baba Bush, neocon küresel saldırganlığı hızla Ortadoğu'ya kanalize etti. Bu küresel azgınlığın ideolojik sütununu inşâ etmek hiç de zor olmadı. Özgürlükler, yâni Batı'yı Batı yapan aslî değerler bunun için yeter, artardı. Zâten birilerinin yazdığı gibi târihin sonuna gelinmişti. İdeolojik işçilik yapmaya ihtiyaç yoktu. Bunun yerine yine başka birilerinin yazdığı gibi medeniyetler savaşı başlıyordu. Dost ve düşman ideolojiler değil, dost ve düşman medeniyetler ayırımı yeterliydi. Burada da İslâmiyet eski komünist ideolojinin yerini alıyordu. Dengeci devirde ABD'nin yancılığını yapan devletçi askerî/darbeci rejimler de boşluğa düşüyor ve tasfiye ediliyordu. Marcos ve Pinochet'nin tasfiyesi, bizim 12 Eylülcülerin alelacele postalanması buna işâret eder. Yeni Sol tam da burada oyuna geldi. Bu operasyonu ABD ve Batı'nın akıllanması, ıslah-ı nefsi zannettiler. Liberal bir terbiyeden geçmelerini kolaylaştıran da bu oldu.
Artık ellerindeki değer seti son derecede işlevseldi. Demokrasi insan hakları, özgürlükler o anahtarın dişlileriydi. Ve âdeta lânet saçan maymuncuk gibi çalışıyordu. Esâsen bütün meselenin, Dolar temelli bir dünyâ ticâreti ağının; bilhassa da petrodolar hegemonyasının korunması olduğu artık sokaktaki insan tarafından bile biliniyor.
1990'lardan başlayarak Çin'in yaptığı atak bütün oyunları bozdu. Diğer taraftan sistemik kriz derinden derine işliyordu.2000'li senelerden sonra artık gizlenemez ve taşınamaz bir hâle geldi. Sermâyenin yapısında tâmir kabûl etmez bir çatlak ortaya çıktı. Burada defâlarca işâret ettiğimiz üzere, ağırlığını bir kısım finansal ve teknolojik çevrelerin oluşturduğu bir grup sermâye, yeni ve çok radikal bir dönüşüm plânıyla sahneye çıktı. Buna Yeni Yeşil Mutabakât Doktrini dediler. İçinde üst orta sınıf kırılganlıklarını, hassasiyetlerini taşıyan, özgürlük setini bu sınıfın her nevi avangard/marjinal yaşam tarzı ile özdeşleştiren tuhaf bir programdı bu. Wokeism bunun bayraktarlığını yapıyordu. Esâsen bu, karbon temelli enerji kaynaklarına savaş açmak demekti. ABD'nin yeni hegemonyasını yeni bir bir temelde kurmaya adanmış çok radikal dönüşüme işâret ediyordu. Ortadoğu'da petrol ve doğal gaz ile geçinen kukla rejimlerine hor bakıyor ve daha mühimi bir enerji devi olan Rusya'ya meydan okuyorlardı. Kirli endüstrileriyle Çin de elbette hedefteydi. Ama hepsinden mühimi ABD'deki enerji devlerine açılmış; hâsılı, dünyâdaki yansımaları bir tarafa,

11