Yazar, arabesk müziğin ve özellikle Müslüm Gürses'in şarkılarının yüzeysel aşk söylemleri altında, İslami değerlerden koparılmış bir toplumun derin acısını ve gizli isyanını taşıdığını iddia ediyor. Bu tezini, tarihsel olarak Müslümanların imanî ve kültürel bağlarının kopması ve Sünnet'e karşı kurulan engellerin şarkılarda kodlanmış çığlık olarak sembolize edildiği argümanıyla destekliyor. Ancak sanatçının bilinçli veya bilinçsiz şekilde bu mesajları verip vermediği sorusu açık kalmıyor.
Bir türkü ya da bir şarkı sadece aşkı, hasreti ve gurbeti anlatmaz; örs üzerinde ihanet balyozuyla dövülen umutları ve darmadağın edilen güveni de anlatır. Bir şarkı; yokluğu ve sefaleti halka mecbur kılanların, sırça köşklerinde yağdan baldan eksik olmayan ellerinin mazluma hiddetle kalkışını haykırır. Henüz tekâmül etmemiş yön duygusuyla ortada kalan bir neslin imdadına koşması gereken müfredatın, kurtuluş diye bataklık Batı'yı işaret etmesindeki acı ironiyi dile getirir.
Bir türkü, güç devşirenlerin büyük bir nefretle bu toprakların gerçek sahiplerinin üzerine yürümesini ve insanımızı kendi yurdunda "din mazlumu" konumuna düşürmesini anlatır. Hiçbir şarkı sadece beşerî bir aşk için bu kadar yırtınmaz; çünkü bu denli bir feryat fıtrata terstir. Bu denli yüksek bir perdeden çıkan ses, aslında adresi yasaklanmış hakikatleri ve üzerine çivi çakılmış kapıları gösterir.
Bazı eserlerin sözlerinde imanî yönden tehlikeli ifadeler bulunsa da, özellikle arabesk müzik, şuur altına itilmiş acıların bir dışa vurumu ve sessiz bir başkaldırıdır. Öyle ihanetler ve öyle derin sancılar yaşatılmıştır ki; elden bir şey gelmeyince, müziğin nağmeleri ve sözlerin isyanıyla bir yanardağ gibi nefes alınmaya çalışılmıştır.
Anadolu'nun kapılarının bin yıl önce Besmele ile açılmasının; Selçuklu ve Osmanlı'nın alın teriyle bu toprakların vatan kılınmasının ardından yaşanan o büyük ihanet... Minarelerdeki ezan, huzura davet eden bir pusulaydı. Kur'an; kâinatı ve insanın yaradılış gayesini konuşturan yegâne hakikatti. Peygamber sevgisi ve Sünnet-i Seniyye bir ocak, bir yuvaydı. Fakat insanımız kendi yuvasından tekmelenmiş, dışarı atılmış ve yersiz yurtsuz bırakılmıştı. Sadece cesetten ibaret olmayan insana; "Sen bir cesetsin; ruhunu ve mananı parçalayıp atmalısın" dayatması yapıldı. Tevhid sancağını at sırtında taşımış bir millet, yere indirilmiş ve iman sefaletine mahkûm edilmek istenmiştir. Küfür karşısında hakikat çağlayanı olan imanlı ağızlar susturulmuş, emperyalistlerin borazanlığına soyunurmuştur. "Aman vatan parçalanmasın, kardeşkanı akmasın" diye kan kusulmuş; kan kustukça da o "Küskünlük" ve şarkıların içindeki gizli isyan artmıştır.
Şarkıların, özellikle de arabeskin röntgeni çekilebilse; oradaki öfkenin aslında baskı ve zulme karşı olduğu ayan beyan görülecektir. Yüce Allah'a ve Hz. Peygamber'e (sav) en güzel kasideleri yazmış, Ehli Sünnet çizgisinde bin yıl yürümüş bir milletin gördüğü o tarif edilemez zulüm ve kurulan hayasız darağaçları; halka "Küskünüm" ve "Yazıklar olsun böyle kadere" dedirtmiştir. Hakikatte bu isyan kadere değil; bizden görünüp İslam düşmanlığı tescillenmiş olanların kurduğu düzenedir. Allah diyenin, Kur'an diyenin, namaz diyenin horlandığı o devrin idaresinedir.
Şarkıdaki "Yar" İslam'dır; "Gurbet" Sünnet-i Seniyye'den uzak kalmaktır. "Anlatamadım" denilen; kalbin gıdası, ruhun âb-ı hayatı ve latife-i Rabbaniye'nin nefesi olan namazdır. "Yandım" diye feryat edilen, susturulan ezanların sızısıdır. Müslüm Gürses "Küskünüm" derken; sadece görmediği baba şefkatine değil, inançlara kelepçe vuran hoyrat sisteme ve insanı ölüme terk eden vicdansızlığadır feryadı.
Küskünüm; minareleri ezansız bırakıp, avaz avaz mukaddesatıma sövenlere.

17