Karada gemi yapan peygamber ve ona inananlarla alay edildiği gibi bugün de milli görüşçülerle alay ediliyor

Necmettin Erbakan'ı Hz. Nuh'a benzeten yazı, Milli Görüşçüleri tarih sorgulamadan destekleyen bir mitoloji oluşturmuyor mu?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Necmettin Erbakan ve Milli Görüşçüleri Hz. Nuh Peygamber'e benzeterek onları tarihin 'sessiz kahramanları' olarak konumlandırıyor. İddiasını, Erbakan'ın uyarılarının yıllar sonra haklı çıktığını söyleyerek güçlendiriyor. Ancak siyasi figürleri peygamberle özdeştirerek tarih ve din arasındaki çizgiyi muğlaklıkla sunması, farklı siyasi görüşte olanları nasıl ikna etmek istediği sorusunu açık bırakıyor.

Hz. Nuh Peygamber gemiyi yapmaya başladığında insanlar onunla dalga geçiyordu. Çünkü ortada deniz yoktu. Ufukta tufan görünmüyordu. Gökyüzü her zamanki gibiydi. Onlara göre böyle bir ortamda gemi yapmak akıl dışıydı. Bu yüzden yanından geçtikçe gülüyor, küçümsüyor, onunla birlikte yürüyenleri aşağılıyorlardı.

Ama aslında alay ettikleri şey gemi değildi.
Alay ettikleri şey teslimiyetti.

Hz. Nuh Rabbine güvenerek yürüyordu. Onlar ise sadece gördüklerine güveniyordu. Hakikat ile kibir arasındaki mücadele işte tam burada başladı.

Üstelik Hz. Nuh'a inananlar toplumun güçlüleri değildi. Zenginler değildi. Saray çevresi değildi. Onun yanında duranlar sade insanlardı. Fakirlerdi. Dışlananlardı. Bu yüzden kavmin ileri gelenleri şöyle diyordu:

"Sana zaten aşağı tabakadan başka kim inanıyor ki"

Hz. Nuh'un imtihanı sadece kavmiyle değildi. En ağır sınavlarından biri kendi evinin içindeydi. Eşi iman etmedi. Oğlu "dağa sığınırım" dedi. Babasının çağrısına değil, kendi hesabına güvendi. Bu sahne bize şunu gösterir:

Hakikat bazen en yakına bile anlatılamaz.
Aynı evde olmak aynı istikamette olmak değildir.

Aslında Nuh'un kavmi gemiyle değil, yaklaşan tufanla alay ediyordu. Çünkü ona inanmak sadece bir peygamberi kabul etmek değildi. Yanlış düzeni terk etmekti. Kibirden vazgeçmekti. Alışılmış hayatı sorgulamaktı.

Bu yüzden alay ettiler.

Tarih değişti ama hakikat yolcularının imtihanı değişmedi.

Yirminci yüzyılda Türkiye'de de benzer bir sahne yaşandı.

Bir dava adamı çıktı ve dedi ki:

Türkiye ağır sanayi kurabilir
faizsiz bir ekonomik düzen mümkündür
İslam ülkeleri birlikte hareket edebilir
Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilir

O gün de aynı cümle kuruldu:

"Olmaz."
"Yapamaz."
"Hayal kuruyor."

Ama o adam vazgeçmedi. engellendi, küçümsendi, yalnız bırakıldı ama istikametinden hiç ayrılmadı.

O adam Necmettin Erbakan idi.

Merhum Erbakan Hoca sadece bir siyasi program anlatmıyordu. O bir istikamet anlatıyordu. Bir yön gösteriyordu. Bir bağımsızlık fikri ortaya koyuyordu. Bir medeniyet tasavvuru inşa ediyordu. Ve en önemlisi yaklaşan tehlikelere karşı milleti uyarıyordu.

Yıllar önce "Büyük İsrail tufanı"ndan söz ettiğinde birçok kişi bu uyarıyı anlamadı. Hatta alay edenler oldu. Tıpkı Hz. Nuh Peygamber'in tufan uyarısıyla alay edildiği gibi.

Oysa bugün Ortadoğu'ya bakıldığında haritaların yeniden konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz. Sınırlar tartışılıyor. Gazze yanıyor. Kudüs kuşatma altında. Bölge adım adım yeniden şekillendiriliyor.

Ve şimdi insanlar yavaş yavaş şunu fark etmeye başlıyor:

Bu bir siyaset tartışması değildi.
Bu bir gelecek uyarısıydı.

Merhum Erbakan Hoca yıllar önce şöyle demişti:

"Beni anladığınız zaman dizlerinizde derman kalmayacak."

Bu söz bir iddia değildi.
Bu söz bir hayal değildi.
Bu söz bir uyarıydı.

Milli Görüşçüler o gün bu sözü korku olarak değil sorumluluk olarak okudular. Bu yüzden yalnız kaldılar. Bu yüzden küçümsendiler. Bu yüzden alay edildiler. Ama yine de vazgeçmediler.

Çünkü onlar bir siyasi tercih yapmadıklarını biliyorlardı.
Onlar bir istikamet seçtiklerini biliyorlardı.

Milli Görüşçüler çoğu zaman kalabalıkların alkışladığı insanlar olmadı.

Kimi zaman bir esnaf dükkânını erken kapatıp bir toplantıya yetişti.
Kimi zaman bir işçi yorgun bedenine rağmen bir broşür dağıttı.
Kimi zaman bir anne evladını büyütürken bir davayı da büyüttü.
Kimi zaman bir baba evine götüreceği rızıktan artırıp bir çalışmaya katkı verdi.
Kimi zaman bir öğrenci arkadaşlarının alayına rağmen inandığı yolda yürüdü.
Kimi zaman bir gurbetçi kilometrelerce uzakta memleketini değil sadece, davasını da yüreğinde taşıdı.

Onlar büyük imkânlara sahip değildi.
Ama büyük bir inanca sahiptiler.

Onlar güçlü değildi belki...
Ama samimiydiler.
Onlar kalabalık değildi belki...