Dünya denilen bu koca gurbette, insanın sığınabileceği en güvenli liman, başını yaslayabileceği en huzurlu omuz, dost kapısıdır. O kapıdan içeri bir kez giren, dışarının ayazını da, dünyanın o boğucu kalabalığını da unutur. Çünkü dostluğun penceresinden bir kez girince, orası artık bir sığınak değil, bir sultanlık makamı olur. O makamda ne dünyanın geçici hırslarına yer vardır ne de nefsin karanlık oyunlarına. Orada vefasızlık barınamaz, ihanet kapıdan içeri sızamaz ve kibir ise o eşikte eriyip gider.
Orada sadece güven vardır, hilesiz, hurdasız, saf bir güven. Orada yâran olunur, dertler bölünür, sevinçler çoğaltılır. Orada aşk vardır ama bu aşk, beşerî bir hevesin çok ötesinde, iki ruhun birbirine kenetlenmesidir. Sevginin açtığı o gizemli kapıları, kâinattaki başka hiçbir güç, hiçbir anahtar kapatamaz. Ülfetle, yani o derin ruh aşinalığıyla açılmış olan bu kapı, bizzat Yaratıcı'nın bir ihsanı, kulun kula en büyük ikramıdır. O'nun kalplere yerleştirdiği bu muhabbete kim engel olabilir O'nun verdiğini kim geri alabilir Böylesi dostluk, ebedi âleme bir yolculuktur. Kendi nefsi için aru ettiğini dostu için arzu edenlerin kapısıdır dostluk kapısı.
Dostlukla açmalı insan her sabah penceresini. Kuşa, kurda, esen rüzgâra, salınan ağaçlara, yoldan geçip gidenlere, karşılaştığımız her insana, gördüklerimize ve görmediklerimize önce sleam ile mütebessim bir çehre ile bereketler dilenmelidir. Güne bir dosta selam vererek, bir komşuya dokunarak, bir oğula merhaba diyerek güzelleşilmelidir. Yürümeli insan, ama bu yürüyüş sıradan bir yol katetmek için değil, dostluklar inşa etmek, dostun gönlüne varmak için olmalı. Dostça, içtenlikle, safiyetle bütün yalınlığı ile nedensiz ve çıkarsız selamlar, merhabalar verilmelidir. Çünkü dostluk, nedenlere ve niçinlere muhtaç değildir. "Şunun için dostum" dediğiniz an, dostluk bitmiş, ticaret başlamış demektir. Dostluk, nedensiz ve niçinsiz besler birbirini. "El-hubbu fillah, el-buğdu fillah: Dostunu severken ölçülü sev, günün birinde düşmanun olabilir. Düşmanına da ölçülü buğzet (sevmemezlik et), günün birinde dostun olabilir." Zira gerçek dostluk, ne nefsin sarhoşluğuyla körü körüne bağlanmak ne de öfkenin esiri olup köprüleri yıkmaktır. Bilgeler der ki: Sevdiğini Allah için sev ki sevgin puta dönüşmesin. Sevmediğini de Allah için sevme ki nefretin kibre varmasın. Yarın düşman olabileceğin birine karşı bugün haddi aşan bir muhabbet, yarın dost olabileceğin birine karşı ise telafisi imkânsız bir nefret beslemeyesin. Çünkü dost kapısı, her daim edep ve denge üzerine kuruludur.
Bu besin kaynağı, insanın kendi yüreğinin ayarıyla, o kalbin terazisiyle ilgilidir. Yürekteki o hassas ayarlama aygıtı, ilahi bir lütufla çalışır. Eğer o ülfet, o ruh yakınlığı bir gün geri alınırsa, en yakınlar bile yabancılaşır. Selamın, tebessümün ve merhabanın kökeninde yatan o kadim sır budur. İnsanın insanı sevmesi, aslında kendi özündeki o ilahi tecelliyi bir başka yüzde bulmasıdır. Aşkın temel dinamiği de tam buradan beslenir. Bazen aşkın sesi, bir dostun kelamında gizlidir. Bazen bir kuşun kanat çırpışında, bazen toprağa düşen yağmur damlasında, bazen de bir çocuğun masum gülüşünde yankılanır dostun sesi. İnsandan insana akan o görünmez nehir, sevgi köprüsüyle yüreklere ulaşır.
Eskiler anlatır; Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ'nın o meşhur dostluğu, sadece bir arkadaşlık değil, bir fena-fil-dost (dostta yok olma) makamıdır. Bir gün bir talip gelip sormuş: "Dostluğun şartı nedir" Bilge cevap vermiş: "Dostluğun şartı, dostun varlığında kendi varlığını unutmaktır. Dostun acısı senin bağrını yakmıyorsa, dostun sevinci senin yüzünde çiçek açtırmıyorsa, sen henüz o kapıdan girmemişsin demektir."
Dostluk öyle bir aynadır ki, sana sendeki eksikleri değil, sendeki saklı cevherleri gösterir. Dost, seni senden daha iyi tanıyan, düştüğünde elini uzatan değil, sen daha düşmeden senin sendelemeni hissedip koluna girendir.
Pencereden baktığın her an yeni bir zamandır aslında. Ve her yeni zaman, insana bir muştu, bir müjde getirir. Ancak insanın dışarıda bulacağı muştu, kendi içindeki muştuyla eş değerdir. Gönlünde gül yetiştiren, dışarıda gül bahçesi görür. Gönlünde diken büyütenin ayağına her adımda bir diken batar. Sevgiyle bakan, kâinatı sevgiyle dokur ve nihayetinde sevgiyle kucaklaşır. Nefretle bakan ise kendi oluşturduğu nefret karanlığında boğulur.
Bizi bunca yükün altında ayakta tutan o damar, dostluğun o muazzam zararsızlığı, tertemiz çıkarsızlığı ve o kutlu nedensizliği üzerinde mukim oluşundandır. Öyleyse durup bir düşünmeli dünyaya nasıl bakıyorum İnsanlardan ne talep ediyorum Sesim hangi makamdan çıkıyor Belki de her sözüme, her bakışıma son bir kez daha dikkat etmeliyim. Sanki son kez selamlaşıyormuşuz gibi bakmalıyız dosta. Sanki bir daha görüşemeyecekmişiz gibi kucaklaşmalı, sanki son vedamızı ediyormuşuz gibi içtenlikle helalleşmeli ve Allah'a emanet ol demeliyiz. Hasret yüklü eleğimsağmalarla, yani o renk renk gökkuşaklarıyla yüklenerek kucaklaşmalı ve dualaşmalıyız. Şu gerçeği idrak etmek hayatın en büyük anlamıdır: Dokunduğum eller, aslında kendi ellerimdir. Baktığım gözler, kendi gözlerimdir. Atan o yürekler, benim kendi yüreğimdir. Bu bilinçle yürümek, hayata bu derinlikle tutunmak, insanı kâmil kılan yoldur. İnsan dostuna giderken, aslında kendi özüne, kendi hakikatine gidiyor gibi gitmelidir. Kendisi için neyi arzuluyorsa, dostu için de onu dilemelidir. Kendine reva görmediğini, dostunun kapısına bile yaklaştırmamalıdır.

16