Özgürlük Sorunu

Özgürlüğü güvenlik adına devretmek milliyetçilik gibi gözükebilir, ama aslında kendi kaderden vazgeçmek demek değil mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, insanlığın kurtarıcı beklentisinden vazgeçip kendi iradesini kullanması gerektiğini, bunun özellikle milliyetçilik kavramında araçsallaştırılarak boşaltıldığını savunuyor. İbn Haldun'dan Gazali'ye, İslam düşüncesi geleneklerini referans alarak, gerçek kurtuluşun dışarıdan gelmeyip içsel disiplin ve sorumluluk bilincinde yattığını iddia ediyor. Peki, sorumluluk bilinci olmayan bir toplum kendisini kurabilir mi?

İnsanlık, geleceğini çoğu zaman aklıyla değil, zaaflarıyla kurar. ünkü insan, kendi iradesine güvenmek yerine çoğu zaman kendisinden daha güçlü gördüğü bir gölgenin altında yaşamayı tercih eder. Bu gölge bazen kutsal bir varlık, bazen bir lider, bazen de sorgulanmadan yüceltilmiş bir ideoloji olur. Değişen sadece isimlerdir; değişmeyen beklenti ise aynıdır; kurtarılmak.

Oysa tarih, insanlığın en büyük yanılgılarından birinin bu "kurtarıcı" fikri olduğunu defalarca göstermiştir. Kurtarıcı beklentisi, insana geçici bir güven hissi verir; fakat aynı anda onun sorumluluk duygusunu köreltir. Sorumluluk zayıfladığında ise özgürlük sessizce elden çıkar. ünkü özgürlük, sadece hak değil, aynı zamanda ağır bir yük, sürekli taşınması gereken bir bilinçtir.

Bir gücün koruması altında huzur bulduğunu zanneden birey, aslında fark etmeden kendi iradesini o gücün insafına bırakır. Bu, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir teslimiyettir. İrade devredildiğinde, insanın varoluşu da başkasının sınırları içine hapsedilir.

İbn Haldun bu gerçeği yüzyıllar önce "asabiyet" kavramıyla açıklar. Ona göre bir toplumu ayakta tutan şey, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı değil, o toplumun kendi iç dayanışması, ortak bilinci ve birlikte hareket etme kabiliyetidir. Asabiyet, yalnızca bir aidiyet duygusu değil; ortak kader bilinciyle hareket eden canlı bir iradedir. Bu irade zayıfladığında, en güçlü görünen devletler bile çözülmeye başlar. Demek ki çöküş dışarıdan değil, içeriden başlar; kurtuluş da öyle.

Benzer bir şekilde Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde devleti ayakta tutan temel ilkenin "adalet" olduğunu söyler. Buradaki adalet, sadece hukuki bir düzen değil; hak ile güç arasındaki dengeyi kuran ahlaki bir ölçüdür. Adaletin olmadığı yerde iktidar zorbalığa, sadakat ise korkuya dönüşür. Bu yüzden adalet, devleti ayakta tutan bir mekanizma değil, onu meşru kılan ruhtur.

Gazali ise meseleyi bireyin iç dünyasına taşır. Ona göre insan, kendi nefsini terbiye etmeden hakikate ulaşamaz. Bu yaklaşım, kurtuluşu dışsal bir güce bağlamaz; aksine insanın kendi iç disiplinine ve ahlaki sorumluluğuna işaret eder. Yani hakikat, teslimiyetle değil; bilinç, irade ve muhasebe ile anlam kazanır.

Bugün ise bu derin düşünce mirasının aksine, birçok kavram yüzeyselleştirilmekte ve araçsallaştırılmaktadır. Özellikle milliyetçilik, çoğu zaman içi boşaltılarak her siyasi yapının kullanabileceği bir anahtar haline getirilmektedir. Oysa milliyetçilik, basit bir aidiyet hissi değil; bir millete ait olmanın getirdiği sorumluluğu taşıma iradesidir.

Gerçek milliyetçilik, yalnızca bir toprağı sevmek değildir. O toprağın geçmişine sahip çıkmak, bugününü korumak ve geleceği için bedel ödemeyi göze almaktır. Vatan dediğimiz şey, sadece sınırlarla çizilmiş bir coğrafya değil; uğruna fedakârlık yapılabilecek değerlerin toplamıdır. Bu yüzden vatan, ancak sorumluluk bilinciyle anlam kazanır.

Eğer insan sadece bugünü yaşamak için var olsaydı, "vatan"