Yazı, 1932'de Keriman Halis'in dünya güzeli seçilmesinin Cumhuriyet'in modernleşme projesinin sembolik bir zaferiymiş gibi gösterildiğini, ancak bu müsabakalar aracılığıyla güzelliğin kolektif bir ideolojik vasıta haline geldiğini ileri sürer. Keriman Halis'in Çerkez kökeninin ortaya çıkmasıyla çöken itibarı, devletin kültürel kimlik inşasında kadın bedenini ne kadar araçsallaştırdığını gösteren örnek olarak sunulur. Peki, güzellik müsabakalarını destekleyen toplumlar, bu süreci emancipation mu yoksa yeni bir hiyerarşi mi olarak değerlendirmeliydi?
Keriman Halis'in 1932'de dünya güzeli seçilmesi, yeni cumhuriyetin Batılılaşma çabasında sembolik bir merhale ve Türk ırkının güzelliğinin zaferi olarak görülmüştü. Ancak garip olan bir şey vardı: Keriman Halis Türk değildi!
Bir zamanlar, 1930'ların Türkiye'sinde, sadece yeni bir rejim değil, aynı zamanda yeni bir yüz arayışı vardı. Harfler değişmiş, şapka başa geçmiş, kadınlar kürsülere çıkmıştı. Fakat eksik olan bir şey vardı: "Artık Batı'ya benziyor muyuz" İşte o sualin cevabı, 1932'de Belçika'nın Spa şehrinde bir sahnede ışıkların altında, bir Türk kadınının başına geçirilen taçla verildi.
Bu taç giyme anı, yalnızca ferdî bir zafer değildi. O taç, cumhuriyetin alnına takılmış bir nişandı. Sanki devlet, "Bakın, demokrasimiz veya sanayimiz yok, ama artık güzelimiz Avrupalı standartlarda!" diyordu. Bu bir çeşit diplomasi idi. Pasaport yerine ruj, imza yerine gamze.
Cumhuriyetin vitrini parlıyordu. Artık Türk kadını çarşaf altında mı değil mi, münakaşaları yerini, Türk kadını hangi pozla daha Avrupalı görünür, münakaşasına bırakmıştı. İdeoloji makyajla harmanlanmış, güzellik bir çeşit modernlik testine dönüşmüştü.
Güzellik kraliçesi belki aynaya bakarken "Ben inkılâbın yüzüyüm" dememişti. Ama devlet, o aynayı ideolojik bir çerçeveyle çevrelemişti. Bu perspektif yıllar boyunca sürdü. Güzellik bile kolektif bir vazifeydi: "Güzel ol, çünkü vatan senden bunu bekliyor!"
Keriman HalisKraliçelikten imparatoriçeliğe
Bazı Bizans hükümdarları müstakbel zevcelerini güzellik müsabakasının sonunda seçerdi. Bu şekilde evlenen beş hükümdar bilinmektedir. Bunlardan ilki 788 yılında evlenen VI. Konstantin'dir. İsauros hanedanından olup Harun Reşid'e vergi verirdi. Annesi böyle bir müsabaka tertiplemiş, hatta sarayın şahane salonlarında yapılan bu müsabakaya bir de jüri tayin etmişti. 18 yaşındaki imparatora seçilecek eş için birçok güzel kız jürinin önünde boy gösterdi. Sonra büyük jüri Paflagonyalı (Orta Karadenizli) Maria adında birini imparatoriçeliğe seçti. Bu, bu tarihte yapılan ilk güzellik müsabakasıdır. Ama gayesi bambaşkadır.
Modern güzellik müsabakası ilk defa 1888'de Belçika'da tertiplendi. Ama I. Cihan Harbi arkasından yayıldı. Bu müsabakalar, esasen fizikî cazibeyi, zarafeti ve sahne duruşunu muayyen jüri kriterlerine göre değerlendirerek sosyal bir güzellik standardı getirmeyi hedefleyen organizasyonlardır. Yarışmacıların nefse itimadını artırmak ve kabiliyetlerini teşhir etmek gibi hedefler ileri sürse de, Keynesyen bakış açısıyla, modern çağda daha çok popülerliği, reklamı ve finansal kazancı hedefleyen ticarete veya göze hitap eden faaliyetler olarak öne çıkmaktadır.
Feriha Tevfik, 1929'da yapılan ilk tescilli Türkiye güzeli müsabakasında birincilik kazandı. 1930'da Mübeccel Namık, 1931'de de Nâşide Saffet'in kazandıkları müsabakalar takip etti. Gazeteler bile okuyucular arasında güzellik müsabakası tertipler oldu. Hatta kadınlar bacaklarının resmini gönderiyor, jüri birini seçiyordu.
Keriman Halis ve Ailesi 7.2.1933-CumhuriyetPodyumda Yürüyen İdeoloji
Keriman Halis, 1932'de Cumhuriyet gazetesi tarafından tertiplenen "Türkiye güzellik kraliçesi" müsabakasına katıldı. Müsabaka, ilk başta iştirak azlığı sebebiyle iptal edilmek üzereydi. Ancak milletlerarası yarışmaya Türk temsilci çağrısı gelince müsabaka yeniden tertiplendi. 2 Temmuz 1932'de Türkiye güzeli seçildi. Kararı; devrin Abdülhak Hâmid, Peyami Safa, Halid Ziya ve Mesut Cemil gibi meşhur yazar ve sanatçılarından müteşekkil bir jüri 8 namzet arasından vermişti.
Seçim kriterleri arasında sadece fiziki güzellik değil; müsabakaya katılanın tahsili, kültürel kabiliyetleri, modern Türk kadını imajına uygunluğu gibi unsurlar da rol oynuyordu. Mesela Keriman Halis'in Fransızca biliyor olması, piyano çalması, lise okuması gibi hususiyetlerine dikkat çekilmişti.
Babası Tevfik Halis Bey, zengin bir tüccardı. Ne ibretliktir ki, büyük dedesi Hasan Fehmi Efendi şeyhülislam, dedesi Hurşid Bey Sultan Aziz'in mabeyncisi, amcası Muhlis Sabahaddin Bey ile halası Neveser Kökteş meşhur birer bestekâr idi. Aktör Kenan Ece'nin de halasıdır. Tevfik Bey modern biri olmasına rağmen, kızının müsabakaya iştirakine zor razı olmuştu yahut edilmişti.
Keriman Halis İzmir'de maç seyrederken 22.11.1932 VakitMillî Politika ve Güzellik
Türkiye'de seçildikten sonra Keriman Halis, Belçika'nın Spa şehrinde tertiplenen dünya güzellik müsabakasına (International Pageant of Pulchritude) iştirak etti. Bu müsabaka, dünya görüşünün altüst olduğu 1920'lerden beri yapılıyordu.
31 Temmuz 1932 tarihli bu müsabakada 28 ülkenin temsilcisi yer aldı ve 19 yaşındaki Keriman Halis dünya güzellik kraliçesi seçildi. Jüri ve kriterler kati olarak biliniyor değil ama, jürinin, namzetleri giyim kuşam, bakış, duruş, tebessüm gibi cihetlerden değerlendirdiği anlaşılıyor. Zamanla müsabakaların kriterleri değişti. Yüz ve beden görünüşünden ziyade, kültürel temsil, konuşma kabiliyeti, sosyal mesuliyet gibi unsurlar da devreye girdi.
Bazı kaynaklarda jürinin seçiminde ideolojik unsurun da bulunduğu, yani sadece fiziki güzellik değil, çağdaş modern kadın imajı, ulusun yüzü olma gibi beklentilerin de olduğu öne sürülmüştür. Nitekim rivayete göre, jüri reisi kürsüye çıkarak, "Bir zamanlar sokağı bile pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli, mayo ile aramızdadır. Bu kızı kraliçe seçeceğiz" demiştir.
1.8.1932 CumhuriyetSükse
Kraliçe memlekete döndüğünde büyük sükse yaptı. Zamanın gazetelerine göre, "Türk ırkının güzelliği" tescil edilmişti. Kadının ananevi rolünü dönüştürmeye azmetmiş olan zamanın reisicumhuru kendisini tebrik etti ve eski Türkçede kraliçe manasına geldiğine inandığı "Ece" soyadını verdi. Onun zaferi, Türkiye'nin "doğu ile batı arasında bir köprü" olduğu iddiasını güçlendirmişti. (Hâlbuki ece, "abla" demektir ve Anadolu'nun bazı yerlerinde kullanılır.)

15