Yazar, Türkiye'de artan okul şiddeti ve cinayetlerinin münferit birer olay değil, devlet-toplum-insan yapılarının sistematik çürümesinin sonucu olduğunu savunur. Dini gruplar, mafya, medya ve siyasetin iç içe geçmiş ilişkilerine işaret ederek bu çöküşün kaynağını tanımlar ve çıkışın yalnızca vicdanın harekete geçmesi ve dilin, eğitimin, yönetimin yeniden kurulmasıyla mümkün olabileceğini ileri sürer. Ancak yazının çözüm önerileri bu kadar geniş ve tarihsel bir çöküş tanısı karşısında yeterince somut ve işlevsel midir?
Çürüme, paçozlaşma, okulda şiddet, toplumsal çöküş, ölüm kültürü ve umutsuzluk aynı zincirin farklı halkalarıdır. Bunların her biri, insanın iç dünyasında başlayan akıl, anlam ve amaç kaybının, toplumun dış yüzeyinde görünür hale gelmiş biçimleridir. Yıllardır kasıtlı ve sistematik politikalarla üretilen yeni genç ve insan tipi, değer, ölçü, sorumluluk, umut ve gelecek fikrinden kopartılmıştır. Mevcut durumda eğitim, terbiye değil gürültü üretmektedir. Okul, bilginin ve hayatın değil, öfkenin ve ölümün alanıdır. Toplum, dayanışmanın değil dağılmanın sahnesidir. Bu çöküşün arka planında, yönetimdeki başarısızlık vardır. Yöneticiler, toplumun ortak aklını, düzenini ve güven duygusunu kurmakla yükümlüyken bunu başaramadığında, çürüme hızlanır ve dağılma kurumsal bir hal almaktadır. Dini gruplar, siyasetle, medyayla ve çıkar ağlarıyla iç içe geçmiş durumdadır. Mafyatik ilişkiler, medya manipülasyonlarını ve siyasi ahlaksızlığı beslemektedir.Ortada çürüme yoktur, derin çürüme vardır. Çürümenin kaynakları, şiddeti ve mafyayı yücelten ve yayan televizyon dizileri ve ailenin ilgisizliği değildir. Siyasal, sosyal, dini, kültürel, ekonomik ve bürokratik yapı, bir bütün olarak çürümenin kaynağıdır.Toplumu kuşatan güç ve çıkar düzeni, çürümüşlüğün ve çöküşün kaynağıdır. Çürümüşlük, yalnızca münferit bir arıza değildir. Devlet, toplum ve kişi, varoluşsal olarak içten içe kendilerini tüketmektedir. Çürüme, sistematik ve kasıtlı bir şekilde yanlışlarla, yalanlarla ve yanılgılarla sürekli olarak tarihsel, sosyal, siyasal ve insani olarak üretilmektedir. Şiddetin, çürümenin ve çöküşün olduğu mevcut durumda sorun, münferit değil, varoluşsaldır.
Paçozlaşma yalnızca estetik bir bozulma değildir. Paçozlaşma, dilin, davranışın, vicdanın ve ortak hayatın kabalaşmasıdır. Bu kabalaşma bir süre sonra şiddeti normalleştirir. Şiddet, okulda bir olay olmaktan çıkar; gündelik ruh haline dönüşür. Öğrenci korkuyla, öğretmen güvensizlikle, aile çaresizlikle yaşar. Böyle bir düzende eğitim, insanı yükselten bir imkan olmaktan çıkar; yaralı bir topluma sonradan eklenen biçimsel bir kurum haline gelir. Yönetim bu noktada sadece seyirci kalmaz; çoğu zaman sorunları öngöremeyen, önleyemeyen ve çözüm üretemeyen yapısıyla çöküşü derinleştirir. Dini-sosyal yapıların, mafyanın, medyanın, bürokrasinin, ekonominin ve siyasetin birbirini besleyen kapalı devre ilişkileri, çöküşün ve çürümenin ana kaynağıdır. Türkiye'de okullarda yaşanan ölümle sonuçlanan şiddet vakaları, bu çürümenin soyut değil somut bir gerçeklik olduğunu göstermektedir. Okul cinayetleri artık münferit olaylar olarak geçiştirilemeyecek kadar derin bir toplumsal çürümüşlüğe ve çöküşe işaret etmektedir. Kaçınılmaz bir düşüş olarak okuyabileceğimiz mevcut durum, yanlış kurulan yapıların ve sorumsuz ve keyfi güç ilişkilerinin bir sonucudur.
Ölüm kültürü, hayatı çoğaltan değil tüketen bir zihniyettir. Ölüm kültürü, umudu, emeği, düşünceyi, inceliği ve geleceği değersizleştirmektedir. İnsanların birbirini dinlemediği, çocukların korunmadığı, gençlerin anlam bulamadığı, büyüklerin deneyimlerini paylaşamadığı yerde ölüm kültürü sessizce kök salar. Yönetim bu ortamda güven üretmek yerine acziyet üretirse, toplumun çözülmesi daha da hızlanır. Dini grupların kapalı otoriteleri, mafyanın korku düzeni, medyanın kirlenmiş dili ve siyasetin yozlaşmış pratiği bu ölüm kültürünü çoğaltmaktadıır. Ülkemizdeki okul cinayetleri, bu ölüm kültürünün en çıplak ve sarsıcı sonucudur. Hayatın korunamadığı, çocukların ve öğretmenlerin bile şiddetin hedefi haline geldiği tehlikeli eşik çoktan aşılmıştır. Aşılan bu tehlikeli eşiğin sonrasında, insanın kendi kendini inkâr etmesinin trajik doruğuna ulaşılmıştır.Siverek ve Maraş, doruk noktadır. Devlet, toplum ve insan, işleyen ve işlevsel yapılar olmaktan çıkıp içten içe çözülen, çürüten ve çöken yapılara, güruhlara ve mekanizmalara dönüşmüştür.

6