Başlık biraz lâtifeli gibi oldu, ama eh, biraz da öyle yani...
Ankara'da çocukluğumuzda, Ankara kalesinin alt tarafında oturuyorduk. O zaman yakınımızda bir camii yoktu. 60'ların ilk yarısı.
Mahalleli Müslüman milletim, oradaki kahvehaneyi, Ramazan münasebetiyle mescid hâline getirmiş ve terâvih namazı kılınmaya başlanmıştı. İnsanlar nasıl seviniyordu ve ağzına kadar da doluyordu.
O senelerde Ankara müftüsü olan, babamın hemşehrisi ve arkadaşı Dr. Lütfi Doğan'ı, babam, Cebeci'deki evinden alıp getirip va'z verdiriyordu. (Hoca sonradan, Diyanet İşleri Başkanı, milletvekili ve Devlet Bakanı da olmuştu)
Hiç unutmuyorum, vaazında şunu söylemişti: "Müslüman kardeşlerim, Allah sizden razı olsun, daha önce sigara dumanından içine girilemeyen bu mekânı, Allah'ın evi yaptınız ya, ne mutlu size." Her akşam, seve seve terâvihe gidiyorduk. Biraz mütecessis olduğumdan, çocuk yaşımda bile, imamları iyi tâkib ediyor, yanlış namaz kılmamaya çalışıyordum. 60'lı senelerin başı, millet yirmi beş senelik Süfyanî, bir bakıma fetret devri olan idâreden DP sayesinde kurtulmuş, daha önce Allah demenin bile yasak olduğu devirlerden geliyor, daha rahata ereli on sene olmuştu. Dinî malûmatı çok zayıf bir cemiyet vardı. İşte hocalar da, bundan dolayı, terâvih namazında, Fîl Sûresinden başlayıp, Nâs Sûresine kadar iki defa devredip kıldırıyor, aynı zamanda da, insanların ezberlerini kuvvetlendiriyorlardı.

4