Papa, kanlı eller, kirli dualar ve sessiz vicdan

Papa barıştan bahsederken zalimin adını anmamak, zulmün kaynağını göstermemek adalet midir yoksa güçlüyü korumak için yapılan nazik bir suskunluk mudur?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, Papa'nın savaş ve barış çağrısını eleştirerek, barış söyleminin zalim ve mazlumu eşit tutması durumunda zulmün devamını garantilediğini savunuyor. Yazar, teselli ve gevşek retoriğin aksine, adına konulmuş, faili belli zulümlere karşı somut cesaret ve hesaplaşmayı vurgulayarak, dinin sorumluluğunun sesini bastırmak değil hakikati söylemek olması gerektiğini ileri sürüyor. Din ne zaman meşru bir söylem araçlarına dönüştürülür, zalimin korunması bahane olur?

Papa, geçtiğimiz günlerde Hz. İsa'nın barıştan yana olduğunu ve savaşı reddettiğini belirterek, "Kimse onu savaşı meşrulaştırmak için kullanamaz. Savaş açanların dualarını dinlemez; aksine onları reddeder ve şöyle söyler: 'Ne kadar çok dua etseniz de dinlemem, elleriniz kanla dolu.'" ifadelerini kullandı.

Palmiye Pazarı Ayini'ni, "Orta Doğu'daki Hristiyanlara dua ile her zamankinden daha yakınız. Onlar, korkunç bir çatışmanın sonuçlarını yaşıyor ve pek çok durumda bu kutsal günlerin ayinlerini tam anlamıyla yaşayabilme imkânından yoksun kalıyorlar." sözleriyle takdim eden Papa, barışa giden yolların açılması için dua ettiklerini belirtirken "silahların bırakılması" çağrısı yaptı. Girit Adası açıklarında göçmenleri taşıyan bir teknede 22 kişinin hayatını kaybetmesine de atıfta bulunarak, "Denizde hayatını kaybeden tüm göçmenler için, özellikle de son günlerde Girit Adası açıklarında yaşamını yitirenler için dua edelim." dedi.

Papa'nın "...elleriniz kanla dolu." ifadesi ilk bakışta sarsıcıdır. Fakat hakikatin terazisine vurulduğunda asıl sarsıcı olan bu söz değil, bu sözün gecikmişliğidir.

Çünkü asuman uzun zamandır sessiz değildir; aksine, yeryüzünden yükselen kanın, zulmün ve kesintisiz feryadın ağırlığıyla dolmuş, kararmış, ağırlaşmıştır. Mesele sesin yokluğu değil, o sesin kimler tarafından sistemli bir biçimde bastırıldığı, kimlerin o sesi duymamak için kendilerine kalın duvarlar ördüğüdür.

Papa'nın bu sözüyle savaşı meşrulaştıran duaları reddetmesi, ilk bakışta güçlü bir ahlâkî çıkış gibi görünebilir; hatta bir vicdan kırıntısının geç de olsa dile gelişi olarak okunabilir. Ne var ki bu cümle, hakikatle yüzleşmenin değil, gecikmiş bir itirafın, hatta yarım bırakılmış bir hesaplaşmanın yankısıdır. Çünkü mesele yalnızca "kanlı ellerle edilen dua" değildir; mesele, o kanlı ellerin hangi güç merkezleri tarafından üretildiği, hangi siyasal düzen tarafından korunduğu, hangi uluslararası dil ve hukukla meşrulaştırıldığıdır.

Hz. İsa'nın barışla özdeşleştirilmesi ve onun adına savaşın reddedilmesi, Hıristiyan ilahiyatı açısından doğru bir hassasiyet olarak görülebilir. Fakat bu hassasiyet, zalimin adını anmıyorsa, zulmün adresini göstermiyorsa, failin yüzünü ifşa etmiyorsa, hızla evrensel ama işlevsiz bir retoriğe, steril bir dile, zararsız bir temenniye dönüşür. Oysa bugün dünya, "savaş kötüdür" gibi soyut cümlelerle avutulacak bir yer değildir; dünya, adı konmuş, faili belli, görüntüsü ortada olan zulümlerle ve bu zulümlerin kesintisiz, canlı, kaçınılmaz tanıklığıyla yüzleşmek zorundadır.

İslam düşüncesi burada daha berrak, daha keskin, daha bağlayıcı bir ölçü ortaya koyar. Kur'an'da mesele yalnızca savaşın varlığı değildir; savaşın mahiyeti, hangi hakikate yaslandığı, hangi zulmü ortadan kaldırdığı ya da hangi zulmü ürettiği esastır. Zulmü ortadan kaldırmak, mazlumu korumak ve yeryüzünde fesadı engellemek için verilen mücadele ile işgal, sömürü ve tahakküm için yürütülen yıkım asla aynı kefeye konulamaz. Bu ayrımı silen her söylem, barış dili kullanıyor gibi görünse bile, gerçekte zulmün sürekliliğini garanti altına alır.

Papa'nın çağrısındaki düğüm tam da burada sıkışmaktadır: Silahların bırakılmasını istemek, eğer zalim ile mazlumu aynı çizgide hizaya sokuyorsa, adaleti değil düzeni, hakikati değil statükoyu, mazlumu değil güçlüyü korur. Zira tarihte de bugün de silahı elinde tutanlar aynı değildir; kimi zaman o silah, bir halkın elinde kalan son nefes, son sığınak, son direnme imkânıdır.

Bugün Gazze'de dünyanın gözü önünde yaşananlar, bir "çatışma" olarak adlandırılamaz; bu, sistematik, planlı ve açık bir soykırım eylemdir. Böyle bir tabloda "her iki taraf da silah bıraksın" demek, tarafsızlık değil, taraf tutmaktır; ama bu tutuş, daima güçlüden yana, ezenden yana, yıkanın ve yok edenin yanındadır. Bu ise barış değil; zulmün, daha inceltilmiş, daha diplomatik, daha steril bir dil altında yeniden üretilmesidir.

Papa'nın göçmenler için yaptığı dua ise modern vicdanın en tanıdık, en alışılmış ve en problemli refleksini tekrar eder: Sonuçlara ağlamak, sebepler karşısında susmak; ölüme ağıt yakmak ama ölümü üreten düzeni sorgulamamak!