'Gölge'den edebiyata bakmak

Edebiyat bir süs değil, gölgeler arasında hakikatin izini süren bir uyanış aracıdır—ama gerçek metinler okurlarını gerçekten uyandırabiliyor mu?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, tasavvufun 'vahdet-i vücûd' düşüncesinden hareketle edebiyatı rüya gibi tâbir gerektiren bir alan olarak tanımlar; dünyayı 'gölge' olarak gören bu perspektifi, kelimenin arkasındaki manâyı yakalayan edebiyata uygulanabilir bulur. Özellikle Mustafa Tahralı'nın eserlerine dayanarak, rüya-hayal-edebiyat üçlüsünü aynı hakikatin farklı kapıları olarak sunar. Ancak yazarın edebiyatı 'uyanış imkânı' olarak kutsallaştırması, büyük metinlerin her okuru aynı şekilde uyandırdığı iddiasını sorgulamaya açık değil mi?

İbn Arabî'nin (k.s.) Füsûsu'l-Hikem'inden yaptığımız okuma, onun düşünüşüne tabidir. Bir de onun düşünüşünü, Molla Camî, İsmail Hakkı Bursevî, Erzurumlu İsmail Hakkı, Elmalılı A. Hamdi Yazır... gibi büyüklerimizin görüş, yorum ve şiirleriyle birlikte düşünmüş son derece kıymetli bir düşünüş daha var elimizde:

Mustafa Tahralı'nın, Ahmed Avni Konuk, Füsûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi'yle (3. Cilt, haz.: Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın, İFAV, 1990), Tevhit Bilgisi -İbnü'l-Arabî ve Fikirleri Üzerine Makaleler'inde (Kubbealtı, 2023) yer alan ve bu bahiste zemin hükmündeki "gölge" kavramını da gözetmemize neden olan "Vahdet-i Vücûd ve Gölge Varlık" adlı makalesi...

Bu kıymetli makaleden sadece "V. Hayal ve Gölge Varlık" kısmını da insan-tasavvuf ve edebiyat esasında okuduğumuzda önemli bir eksiğimizi daha tamamlamış olacağımızı umuyorum.

Tahralı'nın kaydına göre, tasavvuf düşüncesinin en sarsıcı sorularından biri şudur: İçinde yaşadığımız âlem gerçekten nedir Gördüğümüz, dokunduğumuz, uğruna sevinip kederlendiğimiz bu dünya, mutlak hakikat midir; yoksa hakikatin bize görünme biçimlerinden yalnızca biri mi Vahdet-i vücûd anlayışı bu soruya alışılmış idraki zorlayan bir cevap verir: Âlem vardır; fakat kendi başına, müstakil ve hakiki bir varlık olarak değil. O, Hakk'ın mutlak vücûdu karşısında bir gölge, bir akis, bir hayal sûreti mesabesindedir.

Buradaki "hayal" kelimesi, gündelik dildeki gibi asılsızlık anlamına gelmez. Tasavvufta hayal, yokluk değil; kendinden kaim olmayan görünüş demektir. Gölge nasıl kendi başına var olamazsa, âlem de kendi kendine kaim değildir. Onu var kılan, ayakta tutan, mânâlandıran bir asıl vardır. Bu yüzden âleme "gölge" denilmesi onu inkâr etmek için değil; yerini tayin etmek içindir.

Tahralı bu noktada rüya bahsine uğrar: "İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" hadisi, yalnızca ölüm sonrasına dair bir haber değil; varlık ve idrak hakkında söylenmiş derin bir hükümdür. İnsan, bu dünyada gördüğünü nihai gerçeklik sanan bir uyku içindedir. Ölüm ise bir yok oluş değil, bir uyanıştır. Demek ki bu dünyada apaçık gerçek sandığımız sûretler, daha üst bir mertebeden bakıldığında, rüyada görülen sûretler gibi tâbir bekleyen işaretlerdir.

Rüyanın en belirgin özelliği şudur: O, kendisini olduğu gibi vermez; bir mânâyı bir sûret içinde bildirir. Bu yüzden rüya tâbir edilir. Yusuf aleyhisselâm kıssasında görüldüğü gibi, rüyada görülen şeyler kendilerinden ibaret değildir; her biri başka bir hakikate açılır. Tasavvuf ehli buradan hareketle şu sonuca varır: Eğer rüya tâbir gerektiriyorsa, dünya da tâbir gerektirir.

Biz tam burada edebiyatı devreye sokabiliriz. Çünkü edebiyat, en derin yerinde, görünen şeyin arkasındaki görünmeyeni sezme çabasıdır. Hakiki edebiyatçı, eşyayı herkes gibi görüp geçen değil; onda bir mânâ parıltısı yakalayandır. Edebiyatın sahası çıplak eşya değil; eşyaya sinmiş mânâdır. Bu bakımdan edebiyat, hayalin keyfi oyunu değil, varlığın misalî yapısına dilde verilmiş bir cevaptır.

Rüya nasıl tâbir istiyorsa, edebiyat da te'vil ister. Bir rüyada görülen süt ilme, yol seyre, ayna kalbe açılabilir; edebiyatta da kelime yalnız kelime değildir. Her imge, her hikâye, her ses, daha derindeki bir idrakin yüzeye vurmuş şeklidir. Bu yüzden gerçek metinler yalnız anlatmaz; işaret eder. Okuru eşyanın yüzeyinde tutmaz, onu derine çağırır.