İbn Arabî'nin işaret ettiği üzere, insandaki idrakî güçler başlı başına iyi ya da kötü değildir. Onlar birer tecellidir; yani yaratılmış olmaları bakımından nötrdürler ve hep ola-dururlar. Tefekkür etmek, hayal kurmak, hatırlamak, ... Bunların hiçbiri kendi başına helal ya da haram / sevap ya da günah değildir. Asıl mesele, insanın bu "ola-duran" ile nasıl bir ilişki kurduğudur. Çünkü insan, idrakî güçlerinden değil, onlara verdiği karşılıktan sorumludur. Her karşılık ise bir "seçim"dir.
Buna göre yeni sorumuz edebiyatçının bu ola-duranla ilişkisinin ne olduğudur.
Edebiyatçının terbiyesinden söz etmek, aslında yazının mahiyetine dair daha temel bir soruyu sormayı gerektirir: Yazmak bir fiil midir, yoksa yalnızca içte olanın dışa taşması mıdır Eğer yazmak bir fiil ise –ki öyledir– o halde her fiil gibi onun da bir kaynağı, bir yönü ve sorumluluğu vardır.
Tam da burada edebiyatın mahiyeti berraklaşır. Edebiyat, idrakî güçlerin en yoğun şekilde fiile dönüştüğü alandır. Akıl, hayal, dil, hafıza... hepsi edebî metinde birleşir. Bu yüzden edebiyat, yalnızca iç dünyanın bir yansıması değil, aynı zamanda onun tertip edildiği bir sahadır.
İbn Bâcce'nin yaptığı ayrım bu noktada son derece öğreticidir. İnsanın hayvanî bir fille kendisine çarpan taşı veya kendisini yaralayan sopayı parçalamasıyla, aynı insanın başka birini yaralamamasını veya parçalamasını gerektiren bir düşünüp taşınma sonucunda taşı ya da sopayı parçalaması arasındaki farka dikkat çeken İbn Bâcce'ye göre, insanın fiilleri ikiye ayrılır: Hayvânî olanlar ve insânî olanlar. Hayvânî fiil, nefsânî etkilenimin doğrudan hareket doğurduğu fiildir. İnsânî fiil ise düşüncenin, yani bilinçli seçimin devreye girdiği fiildir. (Erdemsiz Şehirde Bireyin Felsefî Yetkinliği, trc.: İlyas Özdemir, Endülüs, İstanbul 2020)
Bu ayrımı edebiyata taşıdığımızda şu soru ile karşılaşırız: Yazılan her metin insânî midir
Cevap açıktır: Hayır. Eğer bir metin, sadece içte kabaran bir arzunun, öfkenin, korkunun ya da haz arayışının doğrudan ifadesiyse, o metin hayvânî fiilin uzantısıdır. Yazılmış olması onu insânî kılmaz. Tıpkı kendisine çarpan sopayı öfkeyle parçalayan insan gibi, bazı metinler de yalnızca bir iç tepkinin dışa vurumudur.
Buna karşılık, eğer bir metin düşünülmüş, kurgulanmış, maksadı belirlenmiş ve bir hikmete bağlanmışsa; yani yazan kişi "neden yazdığını" biliyorsa, işte o zaman edebiyat insânî bir fiile dönüşür. Bu noktada yazı, bir boşalma değil, bir inşa halidir. Dolayısıyla edebiyatın meselesi yalnızca estetik değil, aynı zamanda ahlâkîdir.
Ne var ki burada daha derin bir güçlük ortaya çıkar: İnsan, kendi idrakî güçlerini tek başına yönetmekte çoğu zaman acizdir. Çünkü bu güçler sınırlıdır, zıtlıklarla kaimdir ve hayvânî nefsin etkisiyle insanın aleyhine de işleyebilir. Hayal hakikati kurabileceği gibi onu örtebilir; dil hikmeti taşıyabileceği gibi onu dağıtabilir.
İslam tasavvurunda söz konu problem "tasavvuf"la aşılmıştır. Bir nefs tezkiyesi, terbiyesi, güzel ahlak eğitimi olarak tasavvuf, aynı zamanda bir "edebiyat terbiyesi" olarak da karşımıza çıkar. Zira tasavvufun hedefi, insanın fiillerini –dolayısıyla sözünü– en doğru seçime yönlendirmektir. Amr b. Osman'ın ifadesiyle, "kulun her zaman o vakit için en iyi halde olması"dır bu. Bu hal, yazıya taşındığında şu anlama gelir: Edebiyatçı, her cümlede en doğruyu, en yerinde olanı, en hakikate uygun olanı seçme sorumluluğu taşır.

20