'Zamana tutsak' - Buğra Gökce

Cezaevinde bir yıl geçiren yazar, Danimarkalı Balle'nin tek günde hapsolmuş kahramanıyla kendini özdeştirerek şunu soruyor: tutsaklık mekânda mı, yoksa insanın zamanı ve hafızası üzerinden mi kurulur?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, cezaevinde geçirdiği bir yılı Solvej Balle'nin 18 Kasım'a hapsolmuş kahraman Tara Selter'le karşılaştırarak, tutsaklığın fiziksel sınırlardan çok zamansal ve psikolojik bir deneyim olduğunu savunuyor. Kalemle yazarak, günlerini kaydederek ve hafızasını koruyarak kendi kuyu dibinden çıkma basamaklarını inşa ettiğini iddia ediyor. Ancak, yazarın umut ve direniş anlatısı ne kadar evrensel, kaç kişinin bu kadar yazı yazabilme ve zihni dayanıklılığa sahip olması ne kadar mümkün?

Görsel yapay zekâ ile oluşturulmuştur.

Danimarkalı yazar Solvej Balle'nin "Hacim Hesabı Üzerine" kitabının ilk cildini okuma şansım oldu. ok etkileyici, hatta sarsıcı bir yapıt. Tara Selter gizemli bir şekilde adeta zamanın dışına savruluyor ve 18 Kasım'da takılıp kalıyor. Artık her sabah aynı güne, yani 18 Kasım'a uyanıyor. 19 Kasım'a uyanma umudunu her geçen gün biraz daha yitirirken, 17 Kasım'ı da dün yaşanmış gibi tüm detaylarıyla hatırlamaktan giderek uzaklaşıyor. Bir yandan zaman akıp giderken, içine düştüğü bu uçurumda kendini yapayalnız buluyor. Adeta 18 Kasım hapishanesinde hapsedilmiş gibi hissediyor ve oradan kurtulmak için çırpınıyor.

Tara Selter'in evinde, ama tek bir güne tutsak olmuş hissettiği bu sıradışı eser, beni cezaevinde yaşadığım esaretle enteresan benzerlikler kurduğum sarsıcı bir keşif yolculuğuna çıkardı. Dil, insan ilişkileri, özgürlük, aydınlığa erişebilme umudu ve zaman üzerine incelikli bir yolculuktu bu. Esasen şunu da düşündürdü: Tutsaklık yalnızca cezaevinde kalmak zorunda olanların yaşadığı bir şey değil; zamana ve zamanın talihsiz tutsaklarının yaşamak zorunda kaldıklarına dair zihnimde yepyeni bir düşünce alanı açtı.

Bir tek günde takılıp "zamana tutsak" olan Selter de günleri teker teker hatırlamıyordu; etrafları sisle kaplıydı. "Oysa hayatımda birbirine karışan günler, karışsalar da yok olmadılar" derken, bu durum bana bir yılı aşkın Silivri tutsaklığımın öncesindeki günlerimi düşündürdü. Şu an birbirine karışmış ama tam da yok olmamış günlere ait parçalar hâlâ zihnimde duruyor. Sanki bir yıl sonrası, daha öncesi tam da olması gerektiği gibi yaşanmış ya da tam olarak yokmuş gibi hissettirmiyor, daha doğru bir ifadeyle, bunca zaman sonra önceki hayatından bir parça kopuyor insandan. Bizden çok daha uzun süre cezaevinde kalan çok kıymetli isimler için, bu öncesiyle sislerle kaplı olmayan bir bağlantı kurma ve karışmama hâli ne kadar ağırdır acaba Hafıza ve yaşanmışlıklar acaba ne kadar daha büyük hasar almıştır

"Ne bir düzen bulabiliyordum ne bir örüntü ne de bir çıkış yolu" sözlerini önceden biliyor gibiydim. Ya da yaşadıklarımdan öğrendiklerimle, cezaevi içinde bir düzen ve günlük rutin kurup, zihnimdeki üretime dair örüntüler ve gelecek umuduyla bir çıkış yolu bulmaya çalıştığımı fark ettim sonra. Zamanın bu tekdüze döngüsünde hafıza hem en büyük sığınak hem de en sinsi hapishane hâline geliyor. Dışarıdaki özgürlüğün kapıları kapandığında, içerideki zaman da kendi duvarlarını örmeye başlıyor, geriye kalan tek şey o duvarların arasında hâlâ atan bir kalp ve hâlâ anlam arayan bir zihin oluyor.

Bu ufuksuz ortamda, uzağa bakamıyor olmaktan tembelleşen ve görebilme yetisi giderek azalan gözlerimin geriye gidişini, ilk duruşma gününde seyirci sıralarındaki kalabalıkta bakıp el sallayanlar arasından Filiz'imi seçemediğimde daha acı biçimde deneyimlemiştim. Oysa cezaevinde zaman geçtikçe, günlerin derinlik kazanmaya başlamasıyla birlikte zihnimde net bir ufuk belirmeye başladı. Geleceğe dair umutla dolu bu ufuk çizgisi, fiziken ileriyi görme yetisinin azaldığını, tembelleştiğini fark ettiğim gözlerime nispet yapar gibiydi; sanki gelecekteki aydınlık ve özgür günlerin umut hattını gözlerimin önüne seriyordu.

Bu geleceğe dair netleşmeyle birlikte, bazı şeylerin ve kişilerin altını çizerken, bazılarının ise üzerini çizdiğimi fark ettim. Her günümü, notlarımda yaşanmışlıklarımla kayıt altına alıp kalemimle gökyüzüne dair bir derinlik, bir alan açtığımdan olsa gerek, bir süredir yalnızlığıma rağmen yalnız da değilmişim gibi geliyor. Tara Selter'in, Kasım gününü tekrar yaşadığı 124. günde hissettiğini söylediği gibi, ben de günlerimin unutulmaya mahkûm olmadığını düşünüyorum. Tüm günlerim kayıtlı, yaşanmışlıklarım geleceğe not edilip, ince olmadığını sandığım ipliklerle geleceğe bağlandı. Bu sayı (günler sayılıyor!) ve yazı dizilerimin beni geleceğe bağlayan halatlar olduğunu düşünüyorum. İçine düştüğüm bu kuyunun dibinden çıkmama yarayacak bir halat; kuyunun öbür ucundan milyonların yürek atışlarıyla her geçen gün yukarı çekildiğimizi hissediyorum.

Ara ara "o gün bugün mü" diye düşünmeden edemiyorum. Selter'in 19 Kasım'a uyanma isteğinin yoğunluğu gibi, ben de kendi özgürlüğümün gününe, artık tek bir güne takılı kalmadan, zamana da mekâna da esir olmadan uyanmak istiyorum. "Yılın yok olan seslerini" bekliyorum... Bu tek kişilik dev koğuşta umuda tutunuyor, çıkışa ve sonrasına dair net çözümler bulabiliyorum. Kimseyle konuşamadığımda bile, gün geçtikçe renkleri solan hayata ve kaybolan ayrıntılara, yaşama dair ince ince tasarlanmış iplerle bağlanıyorum. Elimde hissettiğim harika resim paletinin renk kartelası ile yokluk içinde rengârenk bir dünya kurabiliyorum.

Duruşmaların başladığı, dostlarımı görebildiğim, insanlara dokunup sohbet edebildiğim o günlerde, "Normalde burada nasıl olurum" sorusunun insan zihnine yüklediği mutsuzluğu ilk kez nezarethanede hissetmiştim. Tam bir yıl sonra ise sosyalleşme, insana dair en temel ihtiyaç olan "birlikte olabilme" ve "insanları yaşayabilme" fırsatına yeniden kavuşmak, zamana tutsaklığımın en ağır kısmını aştığımı hissettirdi. Oysa normalde bir insanın "Niye beni nezarethaneye götürüyorsunuz, niye oraya tıkıyorsunuz" diye isyan etmesi gereken o havasız, karanlık, insanın içini ürperten beton ve demir kafese, hangara benzer nezarethaneye; ben dâhil tüm arkadaşlar koşa koşa, sanki bir partiye ya da arkadaş buluşmasına gider gibi gidiyoruz. Üstelik kafese benzer, penceresi dahi olmayan cezaevi nakil araçlarıyla taşınıyoruz. Araçlara bindirilirken üzerimize sürgülü kapılar kilitleniyor. orlu'dan gelen arkadaşlarımız kelepçeyle getiriliyor, bizimkilerde ise yakın mesafe olduğu için kelepçe takılmıyor. Yine de herkes bu aracı ve nezarethanenin rezil ortamını kafaya takmıyor. Aksine, en güzel mekânmış gibi, arkadaş buluşmasına gelircesine geliyorlar.

Üç haftadır nezarethaneye gitmek; sosyalleşme, insan yüzü görebilme, dostlarla sohbet edebilme, dertleşebilme ve çıkış umuduna yaklaşma heyecanıyla dolu. Bu heyecan ve umut, diğer tüm olumsuzlukları aşıyor. Selter'in takılı kaldığı zamanı aşma isteği gibi, bizim de bir yıl sonunda takılı kaldığımız mekânı aşmamız anlamına geliyor. Kısacası 9 Mart itibarıyla, takılı kaldığımız mekâna dair yepyeni bir süreç başladı ve bize bir umuda dokunma hissi verdi. 12 metrekarelik koğuş ve 22 metrekarelik gökyüzü yerine alanımız da hacmimiz de genişledi. Hatta "Hacim Hesabı" ve umudumuz büyüdü, yüzümüz bir parça olsun güldü.