Yazar, Müslüman dünyasının gerilişinin temelinde, 11. yüzyıldan itibaren ulemanın devletten bağımsızlığını kaybederek tek bir din yorumunu empoze etmesinin yattığını iddia ediyor. Batı'nın endüstri devrimine ulaşması ve Müslüman toplumların tıkanması arasındaki fark, entelektüel özgürlük ve rasyonel düşünmeyi destekleyen bir kültürel iklimin varlığında yatıyor. Peki, geçmiş asırlarda İslam biliminin ilerliliğini sağlayan unsurları, bugün yine aynı din kaynaklarından çıkarabilir miyiz yoksa bunun için radikal bir entelektüel kopuş mu gerekir?
Elbette halimizi en güzel hallere çevirmesi için Cenâb-ı Hakk'a dua edeceğiz; ama Allah'ın, hakikat ve erdem kaynağı İslâm'ın ve Kur'an'ın mana ve maksatlarını doğru kavrayalım, ayrıca mutlu ve huzurlu yaşayalım diye bize verdiği aklımızı kullanmayı da bileceğiz.
Son Körfez savaşı bir kez daha gösterdi ki, Müslüman dünya olarak halimiz, aklı olanların razı olacağı bir hal değil. Bu durum yeni de değil; aksine, ilk defa üç yüzyıl önce Batı'da endüstri devrimine geçilmesiyle başladı ve o günden bugüne devam ediyor. Halbuki Orta Çağ'da bilim ve düşünce alanlarında Müslümanlar Batı'dan daha ilerideydi.
Batılıların bizden farkı neydi ki, onlar endüstri devrimini başardı da biz başaramadık
Kanaatimce bu sorunun cevabını, İslam ulemasının ilk defa 11. yüzyılda devletle ittifak kurmaya -devletin emrine girmeye- başlamasında aramak gerekir. Ondan önceki zamanlarda birçok İslam âlimi –mesela Mu'tezile mezhebinin öncüleri Gaylân ed-Dimaşkî, Ca'd b. Dirhem ve arkadaşları, dört Sünnî mezhebin önderleri Ebu Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed İbn Hanbel, Şiî fakih Cafer es-Sadık– idam, işkence, hapis tarzı ağır baskılara rağmen yöneticilerin emrine girmeyi reddetmişler; başta ticaret olmak üzere serbest mesleklerle uğraşmışlar, ilmî ve fikrî bağımsızlıklarını korumuşlardı.
11. yüzyıldan itibaren İslam âlimleri devletin emrine girerken, Batılı bazı âlim ve düşünürler, öldürülmeyi göze alarak, devletten bağımsızlaşmaya ve toplumlarını dönüştürmeye başlamışlardı.
Böylece, Batı toplumlarının sanayi devrimine geçişlerinin arkasında yüzyılları kapsayan bir tarihî süreç ve o süreçte kazanılmış bir dinamik vardı: Bilimsel yöntem, rasyonel düşünme sistemi; bu yöntem ve sisteme dayalı, değişim ve yeniliğe odaklı eğitim...
***
11. yüzyılda Abbâsî-Selçuklu yönetimi zamanında devlet-ulema ortak kararıyla Nizamiye Medreseleri kuruldu. Önceki birkaç yazımda belirttiğim gibi, bu medreselerde -sonraki bütün zamanların hâkim zihniyetini oluşturan- Eş'arî kelâmının ve Şâfiî fıkhının okutulmaya başlanması İslam dünyasında teksesli eğitimin başlangıcı oldu. Ülkemizde teksesli medrese zihin yapısı medreselerin kapatıldığı 1924 yılına kadar sürdü.
Şunu da belirtmem gerekir ki, ülkemizde laik düzene geçilince teksesli eğitim ve düşünce yapısı ortadan kalkmadı; tersine, devlet-ulema (Cumhuriyet aydını) ittifakı ve devlet baskısı türlü şekillerde yine devam etti. Bu da gerilemenin, bir din (İslam) sorunu değil, kültür sorunu olduğunu gösterir.
Teksesliliği empoze eden özgür düşünce karşıtı ulema ile devlet arasındaki geleneksel işbirliği, farklı ideolojiler ve farklı tonlarda olmak üzere, günümüzde de bütün Müslüman dünyada sürmüştür.
Nitekim on dört asır önceki hayatın özlemiyle yanıp tutuşan Selefî/gelenekçi din yorumcuları günümüzde de var ve bunların bir kısmı dünya Müslümanları üzerinde çok etkili isimlerdir. Mısır'da İhvân-ı Müslimîn'in kurucusu Hasan el-Bennâ, aynı yapının teorisyeni Seyyid Kutub, Pakistan'da Cemaat-i İslâmî'nin kurucusu Mevdûdî; Mısır doğumlu Katar vatandaşı olup, Dünya Müslüman Alimler Birliği'nin kurucu başkanlığı da yapmış olan Yusuf el-Karadâvî bu isimlerden bazılardır.

3