Çağımızda dinî kaynakları nasıl anlamalıyız

Müslüman ilahiyatçılar klasik cihad kavramını savaş yerine barışla mı anlamlandırmalı, yoksa tarihsel bağlamını koruyarak mı öğretmelidir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, İslam'ın temel kaynakları çağdaş gerçekler göz önüne alınarak yeniden okunması gerektiğini savunuyor çünkü modern dünyada hızlı değişim yaşanmaktadır. Kilit argüman, dinin asli gayesi olan 'kulların iyilikleri' (mesâlihu'l-ibâd) hedefi açısından bakıldığında, cihad kavramının eski askeri anlamından çıkılması ve barış çerçevesinde anlaşılmasının zorunlu olduğu iddiasıdır. Ancak, kaynakların realitenin gerektirdiği şekilde okunması ile kaynakları dilediği gibi eğip bükmek arasındaki sınır gerçekten net midir?

Müslüman dünya olarak bugün bireysel, toplumsal ve uluslararası düzeyde çektiğimiz sıkıntıların temel sebeplerinden birinin, belki en başta geleninin dinî kaynaklarımızı -çağdaş olguları ve şartları dikkate almadan- eski çağların literal (zâhirci-lâfızcı) yöntemiyle anlama çabamızdan kaynaklandığını düşünüyorum ve yazılarımda bu düşüncemi sık sık ifade ediyorum. Bazı çağdaş Müslüman düşünce insanları, bu sıkıntıları aşabilmek için dinî öğretiyi anlamaya çalışırken çağdaş olguları ve şartları dikkate almak gerektiğini düşünüyorlar. Onların bu fikrini ve dinî metinleri bu yönde yorumlama gayretlerini peşinen savunmacılık olarak damgalayıp aşağılamanın çağdışı olduğunu savunuyorum.

Bu yazımın da öyle damgalanabileceğini düşünerek, önce 'savunmacılık'tan ne anlaşılması gerektiğini kısaca belirteyim.

Aşağılayıcı anlamda savunmacılık (apoloji), bir kimsenin, eziklik duygusunun etkisiyle, varacağı hükmü önceden kafasına koyup, elindeki bilgi ve belgeleri kendi peşin amacına göre eğip bükmesi ve/veya onlardan bir kısmını kasıtlı olarak görmemesi ve işine gelenleri kullanmasıdır. Oysa dürüst bir bilim ve düşünce insanı, kaynakları ve tarihsel birikimi toplu olarak görür ve hepsini vaktiyle o birikimin oluşturduğu şartlar içinde anlamaya çalışır. Nihayetinde kaynaklara ve eski şartlara dair birikimi, içinde yaşadığı çağın gerçekleri, talep ve ihtiyaçlarıyla buluşturarak en doğru anlama ulaşır.

Müslüman bilim ve düşünce insanının asli görevi, mevcut olguların kötülüğünden insanları korumanın zihinsel temellerini kurmak, bu yönündeki çabalara katkıda bulunmaktır. Kısaca onların görevi, mesela, Kur'an'ın -özel bir bağlam içinde, fakat genel bir ifadeyle- "en hayırlı olan" diye nitelediği (Nisâ 4/128) "barış" (sulh) ilkesinden yana olmaktır. Bu, Kur'an'ın ruhuna uygun olan bir tutumdur.

Buna göre, çağımızda bazı Müslüman bilim ve düşünce insanları barış dilini kullandılar diye suçlanıp aşağılanması haksızlıktır. Aksine, modern çağın fikir ahlâkı, haksızlıklara ve savaşlara karşı barışın esas alındığı yeni bir dilin geliştirilmesini, toplumlarda görülen bu yöndeki gelişmelere katkıda bulunulmasını gerektiriyor. Nitekim son Körfez savaşındaki zalimane tutumları nedeniyle İsrail ve ABD karşıtlığının dünyada giderek yükseldiği gerçeği, barış dilini kullananların insanlık sağduyusuyla buluştuklarını gösteriyor.

Çünkü Allah'ın Kur'an'da övdüğü insan fıtratının (Rûm 30/30) temel talebi ölmek değil yaşamaktır, dolayısıyla savaş değil barıştır; dünyadaki İsrail ve ABD karşıtlığı olgusu bunu göstermiştir. İnsanoğlu için tıpkı özgürlük, adalet vb. gibi barış da temel bir ülküdür. Hâlen bu ülküye ulaşmanın neredeyse imkânsız oluşu, barışın düşmanları karşısında onlardan daha güçlü olmayı gerekli kılmaktadır.

hhh

Eskiden yüzyılları alan değişimlerin daha fazlası çağdaş dünyada on yıllara sığmaktadır. Diğer birçok alanda olduğu gibi din alanında da İslam ilâhiyatçıları bu hızlı değişim ve dönüşümü iyi izlemek, kavramak, İslâmî kaynak ve kavramları bu değişimi dikkate alarak okumak, anlamak zorundadırlar.

Klasik kaynaklarımızda dinin temel gayesi "mesâlihu'l-ibâd" (kulların iyilikleri) olarak gösterilir. Gazâlî'nin ifadesiyle "