Yazar, efsanevi yazar Duygu Asena'yı anarak, 1960'lar Kadıköy'ünde yaşanan sınıf farkının gençliği nasıl çaresiz bıraktığını ve Asena'nın "Kadının Adı Yok" romanının kadınları kimliklerine kavuşturduğunu anlatır. Ancak özgürlük havaları içinde sosyalizmi öğrenen bir kuşak, bugün daha eşit bir toplum inşa edebilmiş midir?
Kadına gerçek değerini, özgürlüğünü, özüne saygısını hatırlatan efsanevi yazarımız Duygu Asena (1946- 2006), yaşasaydı bu yıl 80 yaşında olacaktı.
Dost ve sevenleri pazar günü saat 16:00'da Duygu'yu Etiler Sanatçılar Parkı'nda anacak ve 80 yaşını kutlayacaklar.
Beni de gençlik yıllarına savuruyor Duygu'nun anıları...
★★★
Liseli bıçkınlarız... Sene 60'lar... Kadıköy Altıyol'daki evimizin hemen yanında küçük boş bir arsa var. Oradaki gazoz fabrikasının işçileri ile minyatür maçlar yapıyoruz. Çalımlar atılıyor, artistik hareketler birbirini izliyor, goller sıralanıyor. Arsayı çeviren iki üç katlı evlerin pencerelerinden bizi izleyenler oluyor. Fakat camın önünde oturan o abla ile kardeş bize hiç bakmıyor. Abla ile kardeş; Duygu Asena ile kardeşi İnci Asena... Orasının yatak odası olduğu camın kenarındaki ranzadan anlaşılıyor. Günün epey bir saatinde abla kardeş odada çene çalıyorlar. Biri ranzanın alt katına oturuyor, öteki ayakta, durmadan dır dır konuşuyorlar. Mevzular o kadar ateşli olmalı ki, başlarını çevirip pencereden dışarı birkaç saniye göz attıkları olmuyor. Oysa biz mahallenin serserileri onlar için ne atraksiyonlar yapıyoruz küçük sahada. Tek gözümüz topta, tek gözümüz onların penceresinde. İkisi de alımlı kızlar. İnci Asena birkaç yıl sonra güzellik kraliçesi de seçildi malum. Bize gelince... Biz haytaların kızlarla medeni ilişkiler kuracak cesareti yok. Ne babamız zengin, ne altımızda otomobil var, ne giyim kuşam fiyakalı, ne karizma yerinde. Dönüyoruz sahaya...
★★★
Maç yapan iki takımdan birinde Piç Selçuk da oynuyor. Semt sahalarının kralıydı Selçuk. Bıçkınların da en bıçkını. Bir ara Fenerbahçe A takımında bile oynadı. İşte o Selçuk, penceredeki kızların bir türlü bize dönüp bakmayışına benim gibi içerlemiş olmalı ki, "Durun bir dakika" dedi. Maç durdu. Topu yüksekçe bir yere dikti. Gerildi, gerildi. Anladık ki maksadı topu kızların o sırada açık olan penceresinden içeri sokmak. Hızla geldi şutunu attı.
Top kızların penceresi hizasında gitti fakat cama yaklaşınca irtifa kaybetti ve "şangırrrr" diye alt katın penceresinden içeri girdi. Kızlar aşağı kata koştu. Selçuk bir şey olmamış gibi sakin şekilde eve gidip kapıyı çaldı. Kapıyı kızların babası açtı. Selçuk önce özür diledi. Topun pencereye kaza sonucu çarptığı yalanını attı. Sonra ortadan kayboldu. Yarım saat sonra bir camcıyla geldiklerini gördük. Cam o gün takıldı. Sonraki günlerde kızlar yatak odası sohbetini sürdürdüler. Selçuk bir daha mahalleye gelmedi... Kızlar bize yine hiç bakmadı.
★★★
Duygu ile yıllar sonra gazete koridorlarında tanıştık. İyi arkadaş olduk. Onun "Kadının Adı Yok" romanını okurken ağlayacak gibi olmuştum. Uzun bir mektup yazdım. Duygularını paylaştım. Kitap malum, kadınların esaretini anlatır. Onların tek varlık sebebi vardır, erkeklere kayıtsız şartsız itaat etmek. Bu yüzden ömür boyu türlü çeşitli baskılar altında inler, kişiliklerini bulamaz, hayatın tadını alamazlar.
Kız varlıklı bir aileden ise durum değişir, onlar şımartılır, zengin çocuklarıyla ilgilenirler. O yılların Türk filmleri malum. Senaryo zengin erkek, fakir kız veya çoğunlukla fakir delikanlı zengin kız üzerine kuruludur. Ancak filmlerde mutlu son vardır. Gerçek hayatta ise fakir (zengin olmayan) erkek sap olarak kalır. Delikanlılar o yüzden erkek erkeğe takılır.
Bizim mahallenin büyüklerinden Yener Abi bir gün çekti bizi kenara sordu:
- Sizin niye kız arkadaşınız yok, bakın mahallede ne güzel kızlar var
- Abi teklif ederiz ama kabul etmezler diye korkuyoruz...

3