Kuyunun etrafında

Modern şehir boşluğunu dolduramayan sanat, kaybedilmiş bütünlüğün hatırası olarak kalmaya mahkûmdur; fakat bu arayış gerçekten bir çözüm aramak mıdır, yoksa kendi melankoli halimizi romantize etmek midir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Tanpınar'dan yola çıkarak modern insanın geçmişe yönelişinin basit nostalji değil, varoluşsal bir eksiklik duygusundan kaynaklandığını iddia eder. Geleneksel şehrin dairesel zaman tasavvurunun parçalanması ve moderne geçiş sürecinde yaşanan anlam kaybını bu eksikliğin nedeni olarak gösterir. Fakat sanat da bu boşluğu dolduramayacaksa, biz sadece çaresizliği meşrulaştırmak mı amacındayız?

Geçen gün memleketten gelen bir grup genç arkadaş, gitmeden önce hasbihal edelim diye bir mekânda oturalım dediler. Uzun zamandır zamanın bu kadar sıkıştığı, günlerin birbirine değmeden akıp gittiği bir dönemde, böylesi bir muhabbete dahil olmamıştım. Konuşma ilerledikçe içlerinden biri, "Memleket ile ilgili ne hissediyorsun" diye sordu. O an verdiğim cevaplar, farkında olmadan hep çocukluğun izinden giden, onları arayan ya da artık bulamayışın hüznünü taşıyan örneklerdi.

Eve döndüğümde ise bu sorunun zihnimde kapanmadığını fark ettim. Sanki konuşma bitmiş, ama soru kendi içinde genişlemeye devam etmişti. Yazı masasına oturduğumda anladım ki, mesele yalnızca memlekete dair hatıralar değil; o hatıraların işaret ettiği daha derin bir eksiklik duygusuydu. Çocukluk, burada sadece bir zaman dilimi değil, kaybedilmiş bir bütünlük hissinin adıydı.

Belki de bu yüzden modern insanın en belirgin tecrübelerinden biri, bir yere ait olamama hissidir. Bu hissin mekânı çoğu zaman şehirdir; fakat şehir artık bir medeniyet terkibi olmaktan çok, bir dolaşım alanına dönüşmüştür. Sokaklar kalabalık, binalar yüksek, sesler yoğun; ama bütün bu hareketin içinde tarif edilmesi zor bir "boşluk" dolaşır. İnsan, kalabalığın ortasında bile kendine değmeyen bir hayatın içinden geçiyormuş gibi hisseder.

Tam da bu noktada, geçmişe yönelişin basit bir nostalji olmadığını düşünmeye başlıyorum. Çünkü bizi geçmişe çeken şey, hatıraların kendisinden çok, onların bıraktığı boşluğun kendisidir. İçimizde eksildiğini hissettiğimiz bir taraf, eski zamanlarda bir iz arar; o iz bulunmasa bile arayışın kendisi sürer. Bu arayışın edebiyattaki en güçlü ifadelerinden birini Ahmet Hamdi Tanpınar'da buluruz. Tanpınar, Beş Şehir'de bu çekimi şöyle dile getirir:

"Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor İyi biliyorum ki aradığım şey bu insanların kendileri değildir, ne de yaşadıkları devre hasret çekiyorum... Hayır muhakkak ki bu eski şeyleri kendileri için sevmiyoruz. Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun veya bulunmasın, içimizdeki didişmede kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz. Merkez Efendi hayatta iken olsa olsa onun bir dervişi olabilirdim. Yahut da onlardan yolum ayrılır, mücadele eder veya sadece lakayt kalırdım. Şimdi ise onu ve emsalini başka bir gözle görüyorum. Hepsi idealin serhaddinde sunmuş bu insanların hikmetinde kaybolmuş bir dünyayı arıyorum. İstediğime onlarla erişmeyince şiire, yazıya dönüyorum. Onu musikînin kadehinden istiyorum; kadeh boşalıyor, susuzluğum olduğu gibi kalıyor; çünkü sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır. Ben seraptan seraba koşuyorum."

Tanpınar'ın bu satırları, bireysel bir hatırlayıştan çok, varoluşsal bir eksilmenin ifadesidir. Geçmişe eğilirken aslında zamana değil, kendimize bakarız. Kuyunun dibinde su olup olmadığını bilmeyiz; fakat yine de eğilip içine bakmaktan kendimizi alamayız. Çünkü o karanlıkta, belki de kaybettiğimizi sandığımız parçanın bir yansımasını ararız. Bu satırlar, nostaljik bir duygulanımdan çok daha fazlasını içerir. Tanpınar, geçmişi romantize etmez; onu, içimizdeki eksikliğin izdüşümü olarak konumlandırır. "Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir" derken, tarihin kendisini değil, tarihin açtığı yarayı işaret eder. Geçmiş, dolu bir zaman değil; tam tersine, "kaybın yoğunlaştığı bir alan"dır. Bugünün şehri de böyle bir boşluk üretmektedir. Şehir büyüdükçe hafızası küçülür. İsimler değişir, yapılar yıkılır, mahalleler dönüşür; fakat asıl dönüşen, insanın zamanla kurduğu ilişkidir. Şehir artık bir tecrübe biriktirme mekânı değil, bir tüketim sathıdır. Bu yüzden geçmişe dönük ilgi, çoğu zaman bir muhafazakârlık refleksi değil; kaybolan anlamı telafi etme çabasıdır.

Tanpınar'ın Merkez Efendi örneği burada anahtardır. Yaşadığı dönemde sıradan bir ilişki kurulabilecek bir figür, zamanın içinden çekilip çıktığında idealin serhaddinde konumlanır. Demek ki mesele kişiler değildir; mesele, onlarda temsil edilen bütünlük duygusudur. Modern insan, o bütünlüğü yaşayamadığı için, onu tarihin figürlerinde arar. Bu arayışın şehirle doğrudan ilgisi vardır. Çünkü şehir, yalnızca taş ve toprak değil; bir medeniyetin zaman tasavvurudur. Geleneksel şehir, zamanı lineer değil, dairesel bir akış içinde yaşardı. Tekke, cami, çarşı, mezarlık ve ev arasında kurulan ilişki, hayatı parçalamaz; aksine bir bütünlük içinde düzenlerdi. Modern şehir ise zamanı hızlandırır, bölümlere ayırır ve parçalar. İşte tam bu parçalanma anında, insan kendi içindeki "kayıp taraf"ı hissetmeye başlar.

Tanpınar'ın "içimizdeki didişme" dediği şey budur: Bir yanda modern bilincin eleştirel, çözümleyici ve seküler tarafı; diğer yanda kaybolmuş bir sükûnet ve bütünlük arzusu. Geçmişe yöneliş, bu iki kutup arasındaki gerilimin sonucudur. Ne bütünüyle teslimiyet ne bütünüyle inkâr... Daha çok, arada kalmış bir bilinç. Fakat Tanpınar'ın en sarsıcı tespiti, sanatın da bu boşluğu dolduramayacağıdır. "Sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır." Bu cümle, estetiği bir teselli aracı olmaktan çıkarır. Sanat, hakikatin üzerini örtmez; aksine onu görünür kılar. Şiir, musiki, yazı... Hepsi eksikliği daha da belirginleştirir. Çünkü sanat, kaybolmuş bütünlüğün hatırlatılmasıdır; fakat onun iadesi değildir.