Yazar, alışkanlığın bireyleri ve toplumları görünmez bir kafese aldığını, sorgulamayı zayıflattığını ve adaletsizliklerin meşrulaştırılmasını sağladığını savunuyor. Bu iddiayı, alışkanlığın insanın farkındalığını törpülemesi ve sahte güvenliğin gerçek özgürlükten daha cazip görünmesi üzerinden açıklıyor. Ancak yazar, alışkanlıklardan kurtulmak için boşluğa dayanmak gerekiyorsa, bu boşlukta kaybolan insanlar kendilerine yeni alışkanlıklar mı yaratmaya mı mahkûmdur?
Alıştığın şeyin sana iyi geldiğini sanmak, insan zihninin en derin yanılgılarından biridir. Çünkü alışkanlık, çoğu zaman konforla karıştırılır; oysa konfor ile uyuşma hali arasında ince ama hayati bir fark vardır. İnsan, tekrar edenin güvenli olduğuna inanır. Bilinmeyenden duyduğu kaygıyı, bildiğine tutunarak bastırır. Fakat bu tutunma hali, zamanla bir sığınak olmaktan çıkar, görünmez bir kafese dönüşür. Alıştığın şey artık seni taşımak yerine seni tutmaya başlar.
Bu noktada mesele yalnızca bireysel psikoloji değildir; alışkanlık, toplumsal bir mühendisliğin de en güçlü araçlarından biridir. Toplumlar da bireyler gibi alıştırılır. Bir düşünceye, bir düzene, bir haksızlığa, bir eksikliğe... İlk başta dirençle karşılanan birçok şey, zamanla sıradanlaşır. Sıradanlaşan ise sorgulanmaz. Böylece olağan dışı olan, olağan kabul edilir. Bir toplumun aleyhine işleyen birçok yapı, tam da bu sıradanlaşma sayesinde ayakta kalır.
Bir düşünün: Adaletsizlik ilk ortaya çıktığında tepki doğurur. Ama sürekli tekrarlandığında, insanlar buna alışır. Yoksulluk, eşitsizlik, liyakatsizlik, baskı... Bunların her biri başlangıçta rahatsız edicidir. Fakat zamanla, "zaten böyle" cümlesiyle meşrulaştırılır. Bu cümle, bir teslimiyetin ifadesidir. Daha da önemlisi, bu teslimiyetin fark edilmemesidir. Çünkü alışkanlık, insanın farkındalığını törpüler. Alıştıkça görmezsin; görmedikçe kabullenirsin.
Toplumların alıştırıldığı bir diğer alan ise anlam dünyasıdır. İnançlar, gelenekler, değerler... Bunlar insan hayatını anlamlandıran güçlü unsurlardır. Ancak zamanla bu alan da alışkanlıkların kuşatması altına girer. Bir düşünce, bir hareket, bir inanç sistemi; başlangıçta canlı, dinamik ve dönüştürücü bir nitelik taşırken, zamanla katılaşır. Sorgulanamaz hale gelir. Ritüeller özü bastırır, şekil anlamın önüne geçer. Böylece hakikat, tekrarın gölgesinde kaybolur.
Bu süreçte hurafe dediğimiz şey ortaya çıkar. Hurafe, yalnızca yanlış bilgi değildir; aynı zamanda sorgulamadan kabul etme alışkanlığıdır. Gelenek, kendi içinde birikmiş doğrular kadar, zamanla birikmiş yanlışları da taşır. Fakat alışkanlık, bu ayrımı yapmayı zorlaştırır. Çünkü alışkanlık düşünmeyi değil, tekrar etmeyi gerektirir. Böylece toplum, farkında olmadan kendi hareket alanını daraltır.
Bu daralma, bir nevi kan dolaşımının bozulmasına benzer. Sağlıklı bir beden nasıl sürekli bir akışa ihtiyaç duyuyorsa, sağlıklı bir toplum da düşünsel ve ahlaki bir dolaşıma ihtiyaç duyar. Fakat alışkanlık bu dolaşımı yavaşlatır, hatta durdurur. Düşünceler tekrar eder, davranışlar kalıplaşır, sorgulama zayıflar. Sonuçta ortaya çıkan şey, canlılığını yitirmiş bir toplumsal yapı olur. İnsanlar yaşamaya devam eder, ama bu yaşam bir tür alışılmış hastalık hali gibidir. Kimse bunun bir hastalık olduğunu fark etmez, çünkü herkes aynı duruma alışıktır.
Asıl kırılma noktası, bu alışkanlıkların dışına çıkıldığında başlar. İnsan, alıştığı şeyden koptuğunda bir boşlukla karşılaşır. Bu boşluk çoğu zaman korkutucudur. Çünkü alışkanlık sadece bir davranış biçimi değil, aynı zamanda bir yön duygusudur. Ne yapacağını, nasıl düşüneceğini, nasıl hissedeceğini belirler. Ondan kopmak, bu yön duygusunu kaybetmek demektir. İşte bu yüzden insanlar çoğu zaman özgürlüğü değil, alışkanlığı seçer. Çünkü özgürlük belirsizliktir; alışkanlık ise sahte bir kesinlik sunar.

4