Hazzopulo'nun taşlarında eriyen ihtimal

Melankolinin vittirinde yaşayanlarla sırt kaslarında tarih taşıyan çocuklar arasında yazı yazarken, sessizlik mi yoksa seslenme mi gerçek dirençtir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, kişisel hüznüne tutunmanın eylem gücünü felç ettiğini savunarak, varoluşsal acılarını vitrine koyan düşünür tipiyle bin yıllık mirasını sessizce taşıyan gençliği karşılaştırıyor. Bu karşıtlık üzerinden, anlamı israf eden kendini anlatma telaşından kurtulmanın gerekliliğini vurgular. Peki, sessiz sabır ve alçak gönüllülük masalı, sistemik değişim için yeterli bir felsefe midir?

Geçen akşam Hazzopulo'nun loş ve asırlık koridorlarından eve doğru yürürken; zihnimde hâlâ kütüphanedeki tahta döşemenin o köhne iniltisi, cebimde ise ağır bir kütle gibi duran o mesaj vardı. Yıllarını bildiğim bir dostumdan geliyordu.

Borges'in Kum Kitabı'ndaki gibi insanın aniden kendi geçmişiyle çarpışmasından, yirmili yaşların öksüz trenlerinden ve nereye varacağı meçhul seyahatlerin isli tortusundan söz ediyordu. "Bir kaybedenin ruhî derinliğini aşırmış gibi hissediyorum" diyordu. Gözlerinin dolduğundan, sürekli çekip giden bir veda adamı olduğundan, o derin melankolinin varoluşunu nasıl esir aldığından dem vuruyordu.

Hüznün mimarisi, dışarıdan bakıldığında insana her zaman ihtişamlı görünür.

Oysa o taşların arasında yürürken, insanın kendi yıkımını kutsamasının ne kadar tehlikeli bir konfor alanı olduğunu düşündüm. Adımlarımı daha da yavaşlattım; Hazzopulo'nun rutubeti neredeyse elle tutulur bir ağırlıkla çökmüştü omuzlarıma. Tam yedinci adımda o ağır kelime zihnimde yankılandı: Tahassür Kapanı. Geriye dönemeyeceğini bildiğin bir geçmişe duyulan özlemin, bugünün eylem gücünü felç etmesi hâli. İnsanın, tamamlanmamış bir hikâyenin yasını tutarken yazabileceği yeni satırları heba etmesi.

Zihnimin bir köşesinde dostumun sesi yankılanmaya devam ediyordu: "Arayışlarım, bulamayışlarım, nereye gittiğimi bilmeden sürüklenişlerim..."

Tam o sırada gözüm, çaycının masasında unutulmuş bir gazeteye takıldı. İsrail ve Lübnan'ın kaderi, Washington'daki serin odalarda çiziliyordu. Bu soğuk haberle, o an zihnimi asıl sarsan gerçeklik çarpıştı: Körfez'de, kanında bin yıllık türbedarlık mirasını taşıyan Al Faiz ailesinden 15 yaşındaki Abdullah ve akranları duruyordu. Sürgünlere ve feodal hesaplaşmalara rağmen o topraktan sökülemeyen bir kökün çocukları olarak, yaşlarından çok daha ağır bir onurun yükünü sırtlamışlardı, tek kelime şikâyet etmeksizin.

Bir yanda hayalî öksüz trenlerin yasını tutarak varoluşsal acılar çeken koca koca adamlar. Diğer yanda bin yıllık bir dirayetin ateşten yükünü taşıyan 15 yaşındaki çocuklar.

O geçitte Hazzopulo'nun sert zeminine baktım; kaldırım taşları yüzyıllarca üzerinden geçen ayakların izini sindirmiş, ama hiç çatlamamıştı. Toplumların ve bireylerin kaderi de aynen böyle çiziliyordu: nereye gittiğini bilmeyen trenlerin melankolisiyle değil, rotası belli, ağırbaşlı adımlarla.

İnsanın yeryüzündeki gölgesi, savurduğu kelimelerin çokluğuyla değil; hayatın orta yerinde yarattığı sessiz değişimin ağırlığıyla anlam bulur. Kendi yarasını durmadan kanatarak var olmaya çalışan o savruk hüzün, anlamı öylesine israf eder ki eylemin dönüştürücü kuvveti eriyip gider.