Su...

Su, medeniyetimizin nabzı ve edebiyatımızın kalbi olmuşken, neden bugün şehirlerimizde su ile şehir arasındaki bağ kopmuştur?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Türk-İslam medeniyetinin su etrafında kurulduğunu, sebiller, çeşmeler ve hamamlar aracılığıyla temizlik ve güzelliğin yaşamın merkezine yerleştiğini savunmaktadır. Bu iddiayı, dedikodu türkülerinden Tanpınar'ın Beş Şehir'ine kadar geniş bir kültür arşiviyle desteklemektedir. Ancak modern şehirlerimizde suyla kurduğumuz duygusal ve işlevsel ilişkinin kaybolması, kaybolan medeniyetimizin sadece su kültüründe midir yoksa daha derin bir sosyal dönüşüm içinde midir?

Şehirler kurmuşuz; sırtını dağa veren ve yanı başından nehirler, çaylar akan... Eskinin dünyasında aynı zamanda düşmandan korunmak için de böyle yerler seçilmiş yerleşim için... Hem verimli ve hem korunaklı...

Su, içinden geçtiği yerleri şenlendirmiş; onun içinde etrafında büyük ve çekici şehirler kurulmuştu. Dünyanın gözde yerleşim yerlerinin hemen hepsinin suyla bir bağı vardı. Ve buralarda, daha yüksek bir hayat tarzı, daha zevkli bir düzen hâkimdi.

Sudan bir medeniyet oluşturmuşuz yüzyıllar içerisinde... "Temiz olmak" ve "temiz kalmak" için, her gittiğimiz yerde çeşmeler akıtmış, hamamlar yapmışız. Temiz ve güzel yaşamayı, değişmez bir kaide haline getirmiş, ayak bastığımız topraklara, temizlik ve güzellik götürmüşüz. Fakat ne acıdır ki; bir zamanlar temizliği ve medeniliği bizden öğrenenler, bugün aynı şeyleri bizlere öğretmeye çalışmaktalar.

Atalarımız tarafından dağ başlarında, yol kenarlarında, sokak aralarında, iyilik ve hayırdan başka bir amaç gözetmeden yaptırılan bu sebiller, yüzyıllarca buralardan geçen ve buralarda yaşayan insanların su ihtiyacını karşılamış.

Bakımı, yaptıranlar veya bu iş için kurulmuş vakıflar eliyle yapılan sebillerin çoğu, zamana ve bakımsızlığa yenik düşmüş, harap olmuş ve bir kenara atılmıştı. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalarla bunların çoğu ayağa kaldırıldı. (...) Büyük sevdaların ayrılıkları da büyük olur derler, suya hasret sebillerin pejmürde kıyafetleri kanatırken eski şehrin bağrını;(...) meğer ki;

Kanalların izi yok, köprüler harâp olmuş

Sebilleri kurumuş, çeşmeler serâb olmuş "

Bir insan sesine, su şırıltısına hasret, "kadim yalnızlıkları" içinde kendilerine biçilmiş akıbetlerine doğru yol alan bazı sebiller, himmetli bir el beklemekteler, onları bu durumdan çekip çıkaracak...

Çocukluğumuzda bazı evlere şehrin önemli çeşmelerinden (Dabakhane, Cennet Çeşmesi, Yazıcı, Şabakhane, Akpınar, v.s.) su taşıyan sakalar görürdük tek tük... Yıllardır alışkın oldukları tadı, evlerinden akan sudan alamayan "Su Keyifçileri", bu zevklerinin gereğini yapmaya ve sakalarla evlerine bu çeşmelerden su taşıtmaya devam ediyorlardı. Kendilerine has tavırları, suyu dolduruşları, taşıyışlarıyla bir meslek gibi görüyorlardı bu işi.

Osmanlı devrindeki Arap şehirlerinde; "Sakaları seyahatnameler ya da gravürler, "Deri giysili, biraz uzun ceketli, kısa pantolonlu ve ayaklarında hafif kunduralarıyla" tasvir etmektedir. Yoldan geçenlere suyu, bazıları hakikaten zevkli, işlemeli metal kaplarda sunarlardı: Avrupalı bir gezgin, gördüğü kimi "Lüks" sakaların "güzel, temiz, kakmalı pirinçten ve dibinde suyu daha hoş, daha içilesi kılan sahte mücevherleri bulunan kupalarla" su sattıklarını söylemektedir. Susamışları kendilerine Allah adına sunulan sadakaya katkıda bulunmaya çağırmak için nasıl bağırdıklarını da aktarmışlardır: Sebil Allah, yâ atşân (susamış)." (Andre Raymond, İslâm Geleneğinden Günümüze Şehir ve Yerel Yönetimler 1, İlke Yayınları, İstanbul 1996, s. 474)

Suyun kültürümüzdeki yeri de bir başkadır. Destanlar dizmişiz, şiirler yazmışız, türküler, ağıtlar yakmışız su için, suyun bizden kopardıkları için... Kontrol altında tutulduğunda hayat vermiş geçtiği yere su; bazen ise ocakları yıkmış, hayatları söndürmüş, toprakları verimsizleştirmiş.

Bahattin Ögel'in "Türk Mitolojisi-1" kitabında belirttiği üzere, Ortaasya'dan toplanan bütün yaratılış destanlarına göre, yeryüzü başlangıçta büyük bir okyanus ile kaplıydı. Canlılığın devamı için mutlak gerekli olan suyu, kutsallaştırmışlardı atalarımız ve suların birbirine kavuşma yerlerini önemli sayıyorlardı. Aslında buna benzer daha nice inanış, değişik kültürlerde yer bulmuştu kendine.

Hayatın kaynağı olan su, bazen de gencecik hayatları söndürüyordu. Suyun getirdiği güzellikleri anlatan türkülerimiz olduğu gibi, bu tür acıları yüzyıllar boyu yaşatan türkülerimizde var. "Pınar başından bulanır/ İner ovayı dolanır" diyerek gülerken, "Apardı seller Sara'mı / Bir ala gözlü balamı" diyerek ağlamışız. Suyu derin akan Fırat, kardeş yoluna "anayı" ağlatmış, "bacıyı" sayıklatmış. Yüreği yaralı âşık, bir Erzurum türküsünde seslenmiş:

Yandı canım tende ey ruh-i revanım bir su ver.

Kurudu saki hararetten dehanım bir su ver

Ya şu pınar türküsüne ne demeli Pınarın etrafını çeviren güzelleri kıskanan bağrı yanık âşık, kızgınlığını bakın nasıl dile getirmiş

"Pınar senin ne belalı başın var,

Baş ucunda elvan elvan taşın var.

Yarenin var, yoldaşın var, eşin var.

Yandım kızlar bir su verin pınardan

Pınar senin ayağını kazarlar