Yazar, Cumhuriyet'in ilk yıllarında oluşturulan tek parti ideolojisinin Osmanlı'yı düşman gibi konumlandırdığını, ancak toplumun artık kendi tarihini yeniden keşfetmeye başladığını savunmaktadır. CHP'deki mehter marşı olayını örnek vererek, seküler aydınların tarih düşmanlığını günlük pratik haline getirdiklerini eleştirmektedir. Peki, bir devletin modernleşme süreci mutlaka geçmişiyle uzlaşmayı mı zorunlu kılmalı, yoksa reform ve kırılma da meşru bir seçenek değil midir?
Büyük tarihçi Kemal Karpat,Osmanlı ve Dünyaadlı kitabında birçok ünlü düşünürün makalelerine yer verir. Arnold Toynbee, "Osmanlı ve Modern Türkiye" başlıklı yazısında oldukça ilginç bir konuya değinir ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kaybedilen Osmanlı topraklarıyla ilgili neden bir talepte bulunmadığını sorgular.
Makalede şu soru gündeme getirilir: Dünyada hiçbir devlet, kaybettiği topraklara tamamen arkasını dönmemiştir.
Her milletin bir tarihi vardır ve bütün milletler geçmişleriyle övünür. Modern dönemde her millet kendi köklerine dair araştırmalar yapmış; başta Almanlar, Fransızlar ve İngilizler olmak üzere, köklü geleneklerini dünyaya ilan etmişlerdir. Bu süreç zamanla tüm milletlerin tarihleriyle özdeşleşmesini beraberinde getirmiştir.
Biz ise dünyada kurulan imparatorlukların önemli bir kısmını inşa etmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nu bir medeniyete dönüştürmüş bir milletiz. Bu kadar güçlü bir geleneğe ve tarihe sahip millet sayısı dünyada bir elin parmaklarını geçmez.
Her ağaç kendi kökü üzerinde yükselir. Ancak bizim modernleşme tarihimize, sömürgeye maruz kalmış ülkelerin aydınları gibi bakan bir zümre vardır. Maalesef bu kesim, kendi tarihini, kültürünü ve geleneğini yok sayma yoluna gitmiştir. Bu tip aydınlara "sömürge aydını" denmektedir.
Geçtiğimiz günlerde Gaziantep'te bir törende çocuklar mehter marşı söylerken, Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin çocuklara arkalarını dönmesi dikkat çekti. İlk bakışta küçük bir hadise gibi görülebilir; ancak Türkiye'de tek parti zihniyeti incelendiğinde bunun çok daha köklü sorunlara işaret ettiği anlaşılabilir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Kurtuluş Savaşı başladığında Türkiye'nin durumu şuydu: Batı Anadolu Yunan işgali altındaydı. İngilizler İstanbul'a girmişti ve işgalin genel temsilcisi konumundaydı. Ege Bölgesi'ni İtalyanlar işgal etmeye başlamış, Maraş ve çevresi ise Fransız işgali altında kalmıştı.
Kurtuluş Savaşı, bu milletin ölüm kalım mücadelesiydi. Kadınıyla erkeğiyle, imkânları sınırlı olmasına rağmen büyük bir mücadele verilmiş ve başta Yunanistan olmak üzere işgal kuvvetleri ülkemizden çıkarılmıştır.
Ancak Türkiye'de tek parti döneminde bazı fikirler şekillenmiş ve bu fikirler şu eksen üzerine oturtulmuştur: Türkiye Cumhuriyeti kurulurken sanki mücadele İngilizlere, Fransızlara, Yunanlılara ya da İtalyanlara karşı değil de Osmanlı Devleti'ne karşı verilmiş gibi bir zemin oluşturulmuştur.
Oysa normal şartlarda bir kurtuluş savaşından sonra düşman açıkça tanımlanır ve bu düşman işgalci güçler olur. Buna karşılık ülke, kültür ve devlet konumlandırılır.
Özellikle tek parti döneminde, İnönü yıllarında bu durum tersine çevrilmiş; düşman olarak emperyalistler yerine Osmanlı Devleti'ni gösteren bir paradigma oluşturulmuştur.
Bu anlayış zamanla kitaplara, derslere, karikatürlere ve genel zihniyete yansımış; Cumhuriyet Halk Partisi'nin tören ve etkinliklerinde Osmanlı'ya yönelik ağır eleştiriler yapılırken, günlük eğlence halini almıştı. Fakat millet uyandı artık tarih düşmanlığına pirim vermiyor.

6