Yazı, Osmanlı döneminde bir yüksek rütbeli devlet adamının ölüm sürecine tanık olan bir hizmetçinin anısını aktarır ve bu tanıklığın ahlaki derinliğini vurgular. Yazar, hizmetçinin sadakati ve manevi sorumluluk duygusunu idealize ederek, imparatorluk döneminde mertebe farkları içinde bile insani değerlerin korunabileceğini savunur. Ancak kişisel bir anının tarihsel doçru olarak sunulması ve ölüm anındaki diyalogların tam muhasır oluşu, bu tür 'ideal anı' anlatılarının ne ölçüde gerçeği yansıttığını sorgulamaya açık değil mi?
Ve daha önce Edirne'ye varan erkândan Vezir-i azam Piri Paşa, Mustafa Paşa ve Beylerbeyi Ahmed Paşa, ordu-yı hümayuna davet olundular.
Bunlar gelince askerin içine bir şüphe düşmesin diye, işlerin icabına göre divan toplanıp, mansıplar dağıttılar ve terfi-i meratib eyleyip, gizli kederlerini belli etmediler. İki ay müddet, acılar içinde vakit geçirdiler.
Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı, sır saklamaya iktidarı olmadığı için Edirne muhafızlığı bahanesiyle o tarafa yolladılar.
Çıbana hiçbir ilâç ve ihtimam kâr etmediğinden, aynı sene Şevvalin dokuzuncu gecesinde ruhunu teslim edip, bu elemli dünyadan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.
•
Hastalığı sırasında ona hizmet etmek şerefinden bir an mahrum olmadım. Geceleri sabahlara kadar, karşılarında dururdum. Hizmeti olmadığı zaman, emr-i âlileri ile döşekleri yanında otururdum.
Kâh mübarek elleri elimde, kâh asil ayakları dizimde idi. Cerrahlar ilâca giriştikleri sırada, kâh omuzuma dayanır, kâh cerrahların yaptıklarına bakmaya memur eder, ancak bana itimat ederlerdi.
Vefatında Kur'an-ı Kerîm okumak ve Kelime-i Şehadeti telkinde bulunmak vazifesini yalnız ben gördüm. Son nefesine kadar bir an yanından ayrılmadım. Hatta son nefesini vereceği sırada, bu hakire hitap edip:
"Hasan Can, bu ne hâldir" Ben hizmetçileri dedim ki:
-"Sultanım, Allahü teâlâ ile olacak zamandır". Buyurdular ki:

16