Onurlu Asiler ve Mutlu Köleler!

Çağdaş insanlık görünüşte özgür seçimler yapıyor sanırken aslında sınırları önceden çizilmiş bir zindanda yaşıyor; peki bu hipnozun kırılması gerçekten 'onurlu azınlık'ların elinde mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, modern çağın insanları sahte ilahlar ve medya göz boyamalarıyla 'mutlu köle' haline dönüştürdüğünü, oysa gerçek özgürlüğün ve yönetimin adalet, hikmet ve ilim temelinde kurulması gerektiğini savunuyor. Bu iddiayı, İslam düşüncesi ve tarihsel örneklerle destekliyor, tek umutun küçük bir azınlığın hakikat meşalesinden geçtiğini ileri sürüyor. Ancak yazarın tanımladığı bu 'onurlu asilerin' azınlık kalması, onların çözümleri kalabalığın ihtiyaçlarından gerçekten ayrı mı?

İnsanın yeryüzündeki serüveni, hakikat ile yanılsama arasındaki o ince çizgide yürümekten ibarettir. Çağımızın devasa panaromasına, dünyanın ve toplumların gidişatına şöyle bir uzaktan baktığımızda, gözümüze çarpan manzara ne yazık ki bir uyanışın değil, derin bir uykunun tablosudur. Görünmez zincirlerle bağlanmış, ancak bu zincirlerin şıngırtısını bir musiki sanan "mutlu kölelerin" kalabalığı, meydanları doldurmaktadır. Hakikatin ağır yükünü omuzlamaya talip olan, fıtratındaki o ilahi mayayı korumaya çalışan "onurlu asiler" ise kalabalıkların uğultusu içinde sessiz bir azınlık olarak kalmıştır.

İslam düşünce geleneğinde hürriyet, insanın nefsinin ve dünyevi otoritelerin boyunduruğundan kurtulup yalnızca mutlak olana, Yaratıcı'ya kul olmasıyla başlar. Oysa modern çağ, insanı sahte ilahların, tükenmez arzuların ve kurgulanmış hedeflerin kölesi yapmıştır. Peki, bu devasa hipnoz nasıl inşa edildi

Bugün dünya politik düzlemi, hakiki bir iradenin değil, ince hesaplanmış bir tiyatronun sahnesidir. İnsanlar, ipleri başkalarının elinde olan kukla yöneticilerin kürsülerden vaaz ettiği sahte hedeflerin peşinde, bir yanılsamadan diğerine sürüklenmektedir. Küresel nizamı elinde tuttuğunu zannedenler, aslında kadim bilgeliğin değil, ucuz bir hokkabazlığın ustalarıdır. Tıpkı Firavun'un sihirbazlarının ipleri yılan gibi göstermesi misali, modern çağın muktedirleri de basit ve sığ düzenbazlıklarını devasa medya ağları ve teknolojik göz boyamalarla "olağanüstü" gibi sunmaktadır. Kalabalıklar, bu sahte büyüye öylesine kapılmıştır ki, perdenin arkasındaki o basit, kaba ve ilkel kandırmacayı görecek basiret ve ferasetten mahrum bırakılmışlardır.

Göz kamaştırıcı bir hızla dönen bu sistemde, insanlara "özgürce seçtikleri" söylenen hayatlar, aslında sınırları çok önceden çizilmiş birer zindandır. Mutlu kölelik tam da burada başlar; kişi, hücre duvarlarını kendi arzularıyla süslediği için dışarı çıkmayı aklından dahi geçirmez.

Oysa yönetim, ister bir devletin idaresi olsun ister insanın kendi nefsinin idaresi, temel bir ayrım üzerine inşa edilir: Hikmet mi, cehalet mi

İslam ahlak felsefesine göre, hâkim olan hikmetle hükmeder. Hikmet; eşyanın hakikatini bilmek, her şeyi yerli yerine koymak, kısacası ölçülü olmaktır. Adalet, bu hikmetin eyleme dönüşmüş halidir. Adaletin olduğu yerde şeffaflık, merhamet ve ihsan vardır. Buna karşılık, gücü bir zehir gibi içen mütehakkimler, cehaletin karanlığından beslenerek tahakküm ederler. Onların yönetiminde adalet değil, nefsani bir dayatma, zorbalık ve zulüm vardır. Çünkü kendi iç dünyasında nefsini terbiye edememiş, kibrinin esiri olmuş bir zihniyetin dış dünyaya sunabileceği tek şey kaostur.

Bir medeniyetin, toplumun veya devletin varoluşsal döngüsü, insanın ruhsal tekâmülüyle birebir aynıdır. Devleti; ulvi bir dava, derinlikli bir fikir ve bu fikri ete kemiğe büründürecek soylu bir aksiyon kurar. Ancak kurmak yetmez; onu ayakta tutacak, yaşatacak olan şey ilim, sevgi ve adalettir. İlim olmadan vizyon kararır, sevgi (muhabbet) olmadan toplumun bağları çözülür, adalet olmadan ise zulüm sıradanlaşır, zalimin cılız sesi gür çıkmaya başlar.

Bir yapının çöküşü ise dışarıdan gelen darbelerden ziyade, içeriden başlayan çürümeyle olur. Cehalet zihinleri ele geçirdiğinde, korku ve nefret toplumu kutuplaştırdığında ve nihayetinde atalet (tembellik/eylemsizlik) ruhları uyuşturduğunda, yıkım kaçınılmaz bir kader haline gelir.