Bedüzzaman kendisini Kur'ân'ın hizmetkârı olarak görür

BAYAT İSNADLARA CEVAPLAR - 11

Esasen kendisini "Kur'ân'ın hizmetkârı" olarak gören Bediüzzaman'ın Kur'ân-ı tavsifte, "Kur'ân, İsm-i Âzam'dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün Âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlâhı unvânıyla Allah'ın fermânıdır. Hem bütün semâvat ve arzın Hâlık'ı nâmına bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir [konuşmadır.] Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye [topyekûn kâinatı kuşatan saltanatı] hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhita [bütün mevcudatı kuşatan rahmeti] nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir [Allah'ın rahmet iltifatlarının yazıldığı bir defterdir]... İşte bu sırdandır ki, 'Kelâmullah' ünvanı kemâl-i liyâkatle Kur'ân'a verilmiştir" izâhı, müfterilerin "Said Nursî, eserlerini Kur'ân'ın yerine koyuyor" iftirasını kökünden keser. (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)

Keza Bediüzzaman'ın, Kur'ân'ı "Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi [ezelî tercümesi]. Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi [çeşitli] dillerinin tercüman-ı ebedîsi. Ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri. Ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı. Ve sutûr-u hâdisatın [hadiselerin mânâlı satırları] altında muzmer [gizlenmiş] hakaikin miftahı [anahtarı.] [...] Ve şu İslâmiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi. Ve avâlim-i uhreviyenin [uhrevî âlemlerin] mukaddes haritası" târifi, bühtanları ıskartaya çıkarır.

Ve zat ve sıfât ve esmâ ve şuun-u İlâhiyenin kavl-i şârihi [şerh edicisi), tefsir-i vâzıhı [apaçık tefsiri), bürhan-ı [katı'ı kat'i sağlam, kesin delili), tercüman-ı sâtıı [yüksek tercümanı). Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi [terbiye edicisi.) Ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet'in mâ [su) ve ziyası [ışığı). Ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi. Ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi [hidayet edicisi)" diye öven Bediüzzaman'ı -hâşâ- Kur'ân'ı takdir etmediğini ileri sürmek tek kelimeyle edep yoksunluğudur.

Keza Kur'ân'ı "hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet [tebliğ kitabı], hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı maneviyesine [mânevî ihtiyaçlarına] merci [başvurulan kaynak] çok kitapları tazammun eden [içine alan] tek, câmi' [eserlerin toplandığı] bir kitab-ı mukaddestir..." diye tavsif eden Bediüzzaman'ı -hâşâ- Kur'ân'a -hâşâ- "kıymet vermiyor" imâsında bulunmak saygısızca bir densizliktir.

Ve Bediüzzaman'ın "...Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak" cümlesi, bütün isnadlara açık cevap olur. (Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası, Otuzuncu Lem'a, Beşinci Nükte)

BEDİÜZZAMAN'IN PEYGAMBERİMİZİ (ASM) SENÂSI İFTİRALARI REDDEDER...

Peygamberimizin (asm) sünnetinin ehemmiyetini ders vermekle dini kuvvetlendirip tahkime çalışan, sünnete dair yüzlerce sayfalık Risaleler yazan Bediüzzaman'a "kendini –hâşâ- Peygamber yerine koyuyor" iddiası, bütünüyle "cebr-i keyf-i küfri rejimi" dayatan müstebidlerin uşaklarının çirkin iftiraları her haliyle ortadadır.

Bediüzzaman'ın Peygamberimize dair yazdığı yüzlerce sayfalık Risalelerdeki izahlar ve ifadeler bir yana, bir tek "Doğrudan doğruya Sünnet-i Seniyeye ittiba' etmek [uymak], Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hâtıra, bir huzûr-i İlâhî hatırasına inkılâb eder. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında sünnet-i seniyeyi mürâat ettiği dakikada, o adî muâmele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor..." ifadesi, Sünnet-i Seniyeye verdiği değeri ispatlar. (Lem'alar 50, Mektubât 89)

Ve "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebîr [büyük âlem], bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem [cisimleşmiş] bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur..." beyânıyla müfterilerin ağızlarının payını verir. (Mesnevî-i Nuriye, Habbe.)