Yazar, modern ebeveynlerin aşırı korumacı tutumu ve dijital dünyadaki ilgisizlik sonucunda karaktersiz, sorumsuz nesiller yetiştirdiğimizi iddia ediyor. Bu durumu, çocukları sofada sohbetle değil müfredatta eğitmeye çalışmamızla ve onları gerçek hayatın zorlukları karşısında hazırlamamızla ilişkilendiriyor. Ancak yazarın "sorumluluk vermek" ile "başarısızlıktan korumak" arasındaki ince çizgiyi tanımladığında, bu dengenin her aile için aynı şekilde mi kurulması gerekiyor?
Bir toplumun en korumasız, en saf ve en kıymetli varlığı olan çocukların, hayalleriyle birlikte hayattan koparılması; sadece ailelerin değil, vicdan sahibi her bireyin ruhunda telafisi imkânsız yaralar açıyor. Ancak acı olan şu ki; suçu sadece "başkalarına" atıp vicdanımızı rahatlatmak, bizi çözümden her gün biraz daha uzaklaştırıyor.
Asıl sormamız gereken soru şu: Çocuklarımız ne ara birer suç makinesine, birer katile dönüşebildi
Modern toplumun en derin yarası, "koruma" güdüsüyle "donatma" sorumluluğu arasındaki o ince çizginin silinip gitmesidir. Ebeveynler olarak, çocuklarımızın ayağına taş değmesin diye yollardaki tüm taşları temizledik. Peki, pürüzsüz yollarda yürümeye alıştırdığımız bu çocuklara, ilk engelli yolda nasıl dengede duracaklarını öğretebildik mi
Mücadele ruhu, ancak küçük zorluklarla başa çıkılarak kazanılan bir kas gibidir. Biz bu kası çalıştırmadık; kâğıt üzerinde başarılı ama hayatın ilk rüzgarında savrulan bir nesil yetiştirdik. İyi niyetle ördüğümüz o duvarlar, ne yazık ki çocuklarımız için birer "konfor hapishanesine" dönüştü.
Çocuklarımıza vakit ayıramamanın yarattığı boşluğu ekranlarla doldurduk. Onları evde, dizimizin dibinde tuttuğumuz için güvende sandık. Oysa fiziksel olarak evde tuttuğumuz o çocukları, zihinsel olarak en savunmasız oldukları "dijital sokaklara" kendi ellerimizle terk ettik. Sokağın tehlikesi görünürdür, kaçabilirsiniz. Ancak dijital dünyanın sahte gerçeklikleri ve kirli içerikleri ruhlara sessizce sızarken, biz kale kapılarını çoktan açmıştık.
Bugün notlar, diplomalar ve sınav başarıları sadece birer etiketten ibaret. Eğer o dersler birer "hayat elbisesine" dönüşmüyorsa, birey hayatın soğuk gerçekleri karşısında çıplak kalıyor. Karakter eğitimini, empatiyi ve sorumluluk bilincini sofradaki sohbette değil de müfredatta aradığımız gün kaybetmeye başladık. Kendi odasını toplamayan, emeğin değerini bilmeyen bir gencin, gerçek dünya ile karşılaştığında yaşadığı travmanın tek sorumlusu; ona sorumluluk vermeyen o aşırı korumacı tutumumuzdur.
Sistemleri veya çevreyi suçlamak vicdanı anlık olarak soğutabilir ama geleceği kurtarmaz. Çözüm; "el bebek gülbebek" büyütmekte değil, çocuğa şahsiyet kazandıracak küçük sorumluluklar yüklemektedir.

16