Yazar, 1971 darbe döneminde Azra Erhat gibi Cumhuriyet aydınlarıyla aynı hücrede kalmış olduğu deneyimi anlatarak, kuşaklar arası değer aktarımının kopartılmasının toplumsal çürümeye yol açtığını savunuyor. İddiasını, o dönemin devrimci gençliğinin gerçek birikimlerle bağlantı kurmaktan kaçınmasıyla destekliyor. Ancak yazar, 68 kuşağının kendi düşünsel birikimlerini hiç sorgulamıyor, Cumhuriyet elitinin mirasını tek doğru kaynak olarak görüyor—bu da başka bir tür kopukluk değil midir?
Toplumsal çürüme giderek toplumsal dağılmaya dönüşmeye başladı. İçimizi dağlayan, kanımızı donduran son katliamlar bir tokat gibi çarptı suratımıza. ürümenin başlangıcında da kuşaklararası değer aktarımı sistemlerinin altüst edilmesi yatıyor.
'MAVİ ANADOLU' TUTUKLAMASIDarbe günleriydi. 1971 yılının haziran ayında gözaltına alınmıştım, temmuza geldiğimizde hâlâ Sansaryan Han'ın en üst katında tutuluyordum. Seçkin Cılızoğlu (Selvi) ile birlikteydik. Bizi tuttukları kattaki masaların üzerinde yatıp uyuyorduk. Bir gece silahlı timler Azra Erhat'ı alıp getirdiler. Tepeden tırnağa silahlanmış vurucu timler tarafından kapısı kırılıp yatağından apar topar kaldırılacak kadar büyük bir tehlike olarak görülmüş o zarif kadın, şaşkınlık içindeydi. Arada bir dalgınlaşıyor, "Ah, piyanonun üzerinde dolaşmaya alışmış o narin parmaklar, o narin eller kelepçelendi ha..." diye hayıflanıyordu. Bir leitmotif gibi yinelenen bu sözlerin manasını bir müddet sonra, yeni getirilenlerle birlikte anladım: Sabahattin Eyüboğlu ve ölene kadar piyanosunun başından ayrılmayan eşi Magdalena Ruffer, Yaşar Kemal, Tilda Gökçeli ve Vedat Günyol.
Yaşar Kemal'i sorgudan sonra serbest bıraktılar, diğerleri "gizli komünist örgüt kurmak" suçlamasıyla tutuklandı. Azra Erhat, Magdalena Ruffer ve Tilda Gökçeli ile birlikte altı ay kadar, onlar serbest bırakılıncaya kadar önce Selimiye, sonra Maltepe askeri cezaevlerinde birlikte kaldık.
İKİ KUŞAK BİR ARADABizler 68 kuşağından devrimci genç kadınlardık, Sabahattin Eyüboğlu (1909), Vedat Günyol (1911) ve Azra Erhat (1915) ise Cumhuriyetin birinci kuşağıydılar, Cumhuriyetle birlikte büyümüşlerdi ve büyük bir birikimin temsilcisiydiler. Unutulmaz Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in başlattığı "tercüme" hareketinin en önemli isimleriydiler.
Azra Erhat, yıllardır elimden düşürmediğim "Ecce Homo-İşte İnsan"ı 1969'da kaleme almıştı. Bu kitabın yazılış öyküsünü, "Homeros'ta 'insan' dedim yola çıktım. Beden-ruh ikiliği dikildi karşıma, aldım inceledim; derken Platon'un insan anlayışı, toplum görüşü çeldi aklımı, onu da kavrayayım derken açıldım uçsuz bucaksız bir düşünce alanına" diyerek özetlemiş Azra Hanım. Gerçekten de kendi kendisiyle bir diyalog tarzında yazılmış bu harika kitap, okuyucuyu Homeros'tan Rönesans'a, oradan Fransız Devrimi'ne ve 1968'in dünyasına kadar insanın özgürlük ve mutluluk arayışı serüveninin içine sokuyor. Kitabın en sonunda Azra Erhat'ın "tamamlanmadan kaldı" dediği "Devrimler" bölümü var. Ve orada bir üniversite öğrencisiyle, "Ali" ile tartışarak kuruyor diyaloğunu. Ali, Azra Hanım'ı ve hocaları kürsülerin tepelerinden atıp tutmakla, sistemle bütünleşmiş olmakla eleştiriyor. Azra Hanım da kendini açıklamaya çalışıyor: "abaladım, Homeros'tan bu yana insan nasıl bir insan olmakla mutlu olur diye araştırdım." Sonra ekliyor: "Düşündün mü Devlet adamlarından yalnız biri, bizim

4